11.03.2018

DoküPera: I Am Heath Ledger

Çok genç yitirdiğimiz bir oyuncu

“Bir gün hayatın hakkında bir film yapılırsa diye düşündün mü?”

“Hayır. Bence oldukça sıkıcı bir film olur.” der ve güler Heath Ledger, kendisi hakkındaki I Am Heath Ledger belgeselinin sonunda. İzlediğimiz bir buçuk saatin sonuna gelmişizdir ve onun öngördüğü bir sıkıcılıktan bahsetmek mümkün bile değildir. Nasıl olsun ki? Yirmi sekiz yıl gibi kısacık bir ömre birçok şey sığdırmayı başarmış bir oyuncunun hakkında bilmediklerimizi öğrenmek, belki bilip de unuttuklarımızı hatırlamak, sevdiğimiz bir oyuncunun hayatına ortak olmak nasıl sıkıcı olsun? Bir de sinema belgeselleri ile özellikle ilgileniyorsanız…

Heath Ledger hakkında bir belgesel izlemek elbette sıkıcı değil ama çok üzücü. Kariyerini zirveye taşıyacak role imza atıp bir sonraki filmini tamamlayamadan ölen genç bir oyuncunun belgeselini izlemek elbette onu tanıyan tanımayan (bu mümkün mü ki?) herkesi üzecektir. Ancak onunla ilgili o kadar çok detay öğrenmek de Ledger’ı neden sevdiğimizi, onun hakkındaki bazı şeyleri bilmeden bile onu ne kadar samimi bulduğumuzu bize bir kez daha hatırlatacaktır.

Avustralyalı bir deli çocuk

Batı Avustralya eyaletinin başkenti Perth’de dünyaya gelen Heath Ledger, on yedi yaşına geldiğinde dünyayı keşfetmek için can atan deli dolu bir genç olarak çıkıyor karşımıza. Ailesi ve çocukluk arkadaşlarından öğrendiğimiz kadarıyla meraklı, yerinde duramayan, olduğu yerden bir an evvel dünyaya açılmak isteyen bir genç o. Arkadaşlarıyla çıktığı Avustralya turundan Amerika’ya uzanan yolculuğu, her daim elinde bulunan kamerası aracılığıyla da izleyiciye birebir o günleri yaşıyormuş hissiyatı veriyor.

Avustralya’daki ufak tefek oyunculuk maceraları ve bir çeşit mentor olarak ona yol gösteren Lisa adındaki bir başka oyuncu ile Amerika’ya gidişi ve sonrasında şans kapılarını aralayışı… Ledger’in eline 10 Things I Hate About You (1999) senaryosunun gelmesi ve başrol Patrick Verona‘yı kapıverişi… O kadar yakın tarihler ki bunlar sanki her şey gözümüzün önünde olmuş gibi hissediyoruz arşiv görüntülerini, filmden parçaları, sahne arkalarını izlerken.

Yine kendisi gibi Avustralyalı olan ve bir dönem birlikte olduğu Naomi Watts‘ın anlattıklarından Heath Ledger’ın ev yaşamını öğreniyoruz mesela. Kendisi evde olmasa da arkadaşlarına evinin anahtarını gönül rahatlığı ile bırakan özellikle Avustralya’dan geldikleri zaman nerede kalacaklarını düşünmek zorunda kalmayan arkadaşlarına açmış evini Ledger. Kendisi çekimler için aylarca şehir hatta ülke dışında olduğunda bile evinde kalmaya devam eden arkadaşlar… Kolay kolay kimsenin yapmayacağı şeyler bunlar. Özellikle de “Hollywood” denen kurtlar sofrasında. Onun nasıl farklı olduğunu zaten bu alçakgönüllülüğünden bile anlayabiliriz. Ancak gelen büyük bütçeli film tekliflerini geri çevirmesi ve reklamdan nefret etmesi, filmlerin tanıtımları için günlerce turlara katılmanın ona işkence gelmesi hep onun bir “star” olmak için değil “oyuncu” olmak için çabaladığının göstergesi.

“Oyunculuk etrafındaki hayatı ve kim olduğunu öğrenmektir.” diyen Ledger, rol seçimlerinde de hep kendine yeni bir dünya aralayacak, “istediği” projelerde yer almaya çalışıyor. A Knight’s Tale (2001) filminin “star”ı olduğunu anlayınca bundan rahatsızlık duyması, reklamlardan bunalması ve bunlardan kaçınmaya çalışması da hep oyunculukla ilgili bu mottosundan ileri geliyor.

Elinden kamera düşmeyen bir sinema âşığı

I Am Heath Ledger belgeselinde birçok kişisel kamera çekimi var ve birinci elden Ledger ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz belgeseli izlerken. Çünkü Ledger, küçük yaşından itibaren gittiği her yere kamerasını götüren, arkadaşlarından devamlı çekim yapmalarını isteyen ve kendisi de hiç durmadan kamerası ile etrafı gözlemleyen bir sanatçı.

“Yaşadığım, ifade ettiğim, yaşam dolu hissettiğim, ilişki kurduğum tek an sette ‘sahne’ ve ‘kestik’ arasındaki bir an” diyen oyuncu, tüm yaşamını bir sete dönüştürmeyi düşünmüştür belki de kim bilir. Yaşadığını hissetmek için “sahne” ve “kestik” arasındaki dilime ihtiyaç duyan bu ruh, elindeki kamera ile belki de tüm anlarını film gibi yaşamak istemiştir.

Arkadaşlarının deyişiyle yapmak istediği çok şey olan ama sanki zamanı yokmuş gibi hisseden Ledger’ın uyuyamaması, birkaç saatlik uykuyla ayakta kalması ve yirmi sekiz yaşında uykusunda ölmesi yaşam ve ölüm adına çok büyük bir ironi değil mi?