30.05.2017

KARA DİZİ (Film Noir Üzerine Yazılar): Double Indemnity

Amerikalı yazar ve gazeteci James M. Cain’in film noir türünün doğuşuna katkısı üzerine düşünmeden “Double Indemnity” hakkında yazmak pek mümkün değil. Mesela M. Cain’in en meşhur yapıtlarından biri olan hardboiled dedektiflik romanı The Postman Always Rings Twice’ın ilginç bir uyarlama geçmişi var. Orijinal adı ve diliyle seyirci karşısına çıkmadan evvel, Fransız sinemacı Pierre Chenal bu romanı “Le Dernier tournant – The Turning” adıyla 1939 yılında beyazperdeye aktarıyor. İşin ilginci, pek ses getirmeyen bu filmin akabinde romanın ikinci uyarlaması meşhur İtalyan yönetmen Luchino Visconti’nin ilk uzun metrajını teşkil ediyor. Visconti’nin haklarını satın almadan ve pek çok prodüksiyon problemiyle boğuşarak çektiği “Osessione” (1943) adlı filmle beraber James M. Cain’in “The Postman Always Rings Twice”ı, Amerika dışında film noir kapsamında değerlendirilebilecek erken dönem yapıtlara kaynaklık ediyor.

Kara Dizi’de üçüncü durağımız ise M. Cain’in bir başka romanının uyarlaması. “Double Indemnity”nin yönetmen koltuğunda, 40’lardan 70’lere kadar muazzam bir üretkenlikle takdire şayan sinema filmlerine imza atan Billy Wilder oturuyor. Yönetmenin üçüncü uzun metrajı ve ilk film noir’ı diyebileceğimiz “Double Indemnity” günümüzde her şeyiyle klasik haline gelmiş, benzerine nadir rastlanan bir başyapıt. Aşk, tutku ve hırs üçgeninde sıkışmış bir kadın ve bir erkeğin ucu cinayete varan hikâyesini anlatan film, aynı zamanda Phyllis Dietrichson karakteriyle kara film tarihinin en kusursuz femme fatale portrelerinden birine imza atıyor. Barbara Stanwyck’in “Double Indemnity”deki performansıyla kendinden sonra gelen sayısız femme fatale’e ilham verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz… Peki bunca övdüğümüz film ne anlatıyor?

Los Angeles sokaklarında bir otombil eceline susamış gibi, trafik ışıklarına bile aldırış etmeksizin hızla ilerlemekte. Kısa ama tehlikeli bir yolculuğun ardından, Pacific All Risk adlı sigorta şirketinin önüne park eden arabadan başkarakterimiz Walter Neff iniyor. Belli ki yaralı. Şirkete girip iş arkadaşı Barton Keyes’in ofisine girerek kendisine şu cümlelerle başlayan bir sesli not bırakıyor: “Sevgili Keyes, sanırım bunu dinleyince bir itiraf gözüyle bakacaksın. Eh, ben itiraf kelimesinden hazzetmiyorum.”

Sinema tarihinin en merak uyandırıcı açılışlarından birinin ardından, Walter Neff’in hikâyesine tanık oluyor, femme fatale’imiz Phyllis’le tanışıyoruz. Araba sigortasını yenilemek amacıyla bir müşterisinin evine gelen Neff, merdivenlerin üzerinde bornozu içerisindeki Phyllis’i görüyor. Ve pek tabii sonrasında onu aklından çıkarması mümkün olmuyor.

Suç unsuru bu noktada devreye giriyor. Phyllis, kendisine çok kötü muamele eden kocasına ondan habersiz kaza sigortası yaptırıp sonra da onu öldürerek “çifte tazminat” alma planına Neff’i dahil ediyor; daha doğrusu, Neff’i öyle incelikle manipüle ediyor ki, planı kurup çok büyük kısmını gerçekleştiren Neff’in ta kendisi oluyor. Film noir denince genelde akla dedektif hikâyeleri gelir fakat aslında pek çok kara filmde başkarakterimiz sıradan bir meslek icra etmekteyken suça sürüklenen bir adamcağızdır. Adamcağız tabirini tırnak içinde kullanıyorum tabii, çünkü kara filmlerde sütten çıkmış ak kaşık bir erkeğe rastlamak pek de mümkün değildir. Femme fatale’in teşvikiyle de olsa elini ayağını suça kaptırmayan bir başkarakterin olmadığı bir kara film zaten düşünülemez. Bu noktada, Roger Ebert’e göre filmin “ikiliği”nin sadece isminde yatmadığını söylemek istiyorum; Ebert, Phyllis ve Walter’ın birbirlerini teşvik ettiklerini, biri olmadan ötekinin o suçu işlemeyeceğini iddia eder. Her halükarda bu iki karakter arasındaki nereye konumlandıracağımızı bilemediğimiz hastalıklı aşk, ilginç bir son yüzleşmeye sahne olur.

Sonunun nereye varacağını merak ettiren çalkantılı suç öyküsünün yanı sıra Neff ve Keyes arasındaki arkadaşlığın da filmin önemli bir duygusal sacayağı olduğunu söylemek mümkün. Keyes’ın tüm profesyonelliğine ve her türlü işarete rağmen uzun süre bilinçli olarak Neff’ten şüphelenmeyi aklına bile getirmemesi bir film noir’da her zaman rastlamadığımız türden bir dostluğu gözler önüne seriyor. Bu durum, filmin finalini fersah fersah güçlendiriyor.

Uzun sözün kısası, “Double Indemnity” insan denen varlığın en çiğ duygularına hitap ederken bir yandan incelikli bir sinema deneyimi sunan çok özel bir noir klasiği.

Sırada: Gilda