24.08.2018

Dovlatov: Gülümse Sergei

Konuk Yazar: İrem Zeynep Karakaya

*Yazı, film hakkında detay içermektedir.

Dovlatov, Rus edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Sergei Dovlatov’un hayatını anlatıyor gibi dursa da bundan çok daha fazlası. Altı günlük zaman dilimi içinde 70’ler Rusyasını, Rus sanatçılarını, halkını, dönemin siyasi ve kültürel özelliklerini görüyoruz filmde. Zaman zaman geriye dönüşlerle Dovlatov’un yazarlık sevdasına, neyi yazdığına, neyi yazmadığına ve niye yazmadığına, neden anlaşılmadığına değinip geri geliyoruz.

1971 Kasımı Leningrad’da geçiyor hikâye. Soğuk, sisli puslu, baskın, baskının neredeyse Stalin dönemindeki kadar hissedildiği bir atmosfer. Ekim devriminin sona ermesinin ardından 7 Kasım kutlamalarına hazırlıklar yapılıyor.

Dovlatov, sekiz yalında yazar olmaya karar kılmış ve annesine söz vermiş.  Başka da bir şey olmayı düşünmemiş. Ama “ha” deyince de yazar olunmuyor ki. Yazmak gerekiyor, yetmiyor bastırmak gerekiyor. Şimdilerde olduğu gibi para verip bastırmak yok, bakıldığında yazar olmaya çalışanlarda da para yok. Etraflarındaki insanların sitemleri bile öyle “Bunlar yazar değil, bunların hepsi boş gezenin boş kalfası.”

Kitabının bastırılabilmesi için Yazarlar Birliğine üyelik gerekiyor. Üye oma şartlarını filmde görüyoruz fakat pek yazar olmakla, etik olmakla alakası yok. Hayatını kazanmak için fabrika gazetesinde sipariş üzerine röportajlar yapıyor Dovlatov. Ama verdiği röportaj metinleri gazetenin istediği gibi değil. Gördüklerini, gerçeği sivri diliyle yazıyor. İroni barındıran cümleleri yüzünden sürekli yazılarını geri göndererek tekrar yazması isteniyor. Yazılarını değiştirmesi gerektiğini söylediklerinde verdiği cevap düşüncelerini net bir şekilde ifade ediyor.

“Edebiyatın pozitifi ya da negatifi olmaz. Edebiyat ya vardır ya da yoktur”

Dovlatov, arkadaşlarından birisi ile yaptığı ısmarlama işler hakkında konuşurlarken, arkadaşı gerçek sanatın böyle olmadığını, böyle işler yapmaktansa gidip araba çalmanın daha onurlu olacağını söylüyor. Rus edebiyatının, resminin ve şiirinin ünlü ve bilinmeyen sanatçılarıyla beraber olduğumuz bu altı gün içerisinde şunu da öğreniyoruz, yetenek nadiren başarıyla buluşuyor.

Yönetmen Aleksey German herkesin gördüğü o büyük parçaları değil de, izlediğimizde yüreğimize oturan o küçük ama etkili yerleri göstermiş bize.

Beğenilmediği için okul öğrencilerine müsvedde kâğıt olarak verilen eserlerin okul bahçesine dağılmış, yağmur yemiş hali zihinlerden silinecek gibi değil. Elleri ile özenle yazdıkları roman taslakları bir çöp olarak görülüyor. Bu sahnede Dovlatov arkadaşlarının isimlerini bir bir sayıyor sonra kendi adına denk geliyor. Sanki yerdekiler kâğıt değil de arkadaşlarının mezar taşları gibi, onları okuyup bir bir anıyor.

Dovlatov‘u takip ettiğimiz bir hafta içinde geceleri arkadaşları ile buluşup yapılan yemekli, içkili, müzikli ve şiirli toplantılar dışında her şey acıklı. Gördüğümüz her şey imkânsızlıkları anlatıyor. Ortak yaşanan evler, madende çalışan şair, ressam bir arkadaşının karaborsacılık yaparken yakalanıp ölmesi-öldürülmesi, bir şairin intiharı, eski karısı ve kızı, kızına bir bebek alamaması.

Sergei Dovlatov, kurulu olan düzene birazcık boyun eğse yırtılıp çıkacak. Ama hep dik duruyor, Düşündüğünü söylüyor. Ve kaybediyor. “Aslında anlattıklarımız gerçekti ve idareciler gerçeği yok sayıyorlardı.” diyor.

Haftanın sonunda Dovlatov öyle bir halde görüyoruz ki içimizden “Tamam, bu sefer bitti” diyoruz. Başaramayacak diye düşünüyoruz. Ama imdadımıza alt yazı yetişiyor ve Amerika’ya göç ettiğini, kitaplarının basıldığını ve daha hayatının başlarında iken (48) kalp krizi yüzünden öldüğünü öğreniyoruz. Ölümünden kısa bir zaman sonra o meşhur oluyor, adı büyük Rus yazarları arasında anılıyor.

Dovlatov’u canlandıran Milan Mariç, yakışıklı, başarılı, hal hareketiyle, mimiğiyle, bakışıyla ve de oyunculuğuyla harika bir iş çıkartıyor. Film de bir anda izlenip bitirilecek ve unutulacak bir film değil. İzlemesi zor. Ama izleyip üzerine düşündükçe sizi içine çeken noktalar olduğunu fark ediyorsunuz. Sinematografik açıdan hataları olsa da bir dönem filmi olarak başarılı bulduğumu söylemeliyim.