24.10.2021

Dune: Gönülsüz Seçilmişin Mistik Yolculuğu

Usta Fransız yönetmen René Clair’e göre, bir edebiyat eserinden yapılan uyarlama, edebi kaynağını sadece yeniden üretmekle yetiniyorsa sanatsal olarak “bütün” sayılamazdı. Clair uyarlamayı edebiyat ve film arasında aracı olan biçimsel bir tasarım olarak tanımlıyordu. Bir uyarlamaya duyarlılık ve estetik kazandırmak yönetmen veya senaristlerin yorumlayıcı zekasını gerektiriyordu. Onun için esas olan, sinemayı edebiyat ve tiyatronun yanına koymak, ve özgünlüğünü özerk bir dil olarak yalıtmaktı.

Amerikalı yazar Frank Herbert’ın kaleme aldığı Dune ise 1965 yılında yayınlandığından beri “uyarlanamaz” olarak ün kazandı. Sinema tarihinin iki ayrıksı yönetmeninin de ilgisini çeken eser, David Lynch’in sonrasında evlatlıktan reddettiği 1984 doğumlu Dune denemesinden Alejandro Jodorowsky’nin bir türlü bitirilememesi belgesel konusu olan, tutkulu ama sonuçsuz çabasına kadar, hem film hem de dizi olarak seyirciye aktarılmaya çalışıldı. Ancak, bunların çoğunun, hatta tamamının ne Dune fanatiklerini ne de eserleri okumayan izleyicileri tatmin etmesi Dune’u “uyarlanamaz” olarak tanımlamayı doğru kılmıyor. Nihayetinde, Virginia Wolf’un bilinç akışı yöntemiyle yazılmış romanı To The Lighthouse ya da Marcel Proust’un dev yapıtı Kayıp Zamanın İzinde gibi tamamı ile karakterlerin kafasının içinde geçen, psikolojik betimlemelerin ağırlıklı olduğu bir eserden bahsetmiyoruz. Herbert’in vizyonu layığı ile uyarlanabilir, hem de Rene Clair’in belirttiği gibi gayet “özerk bir dil” ile ve bunun en büyük kanıtı da Denis Villeneuve imzalı Dune.

Epik Sinemanın En İyi Örneklerinden Biri

Arrival (2016) ve Blade Runner 2049 (2017) ile daha çok bilim kurgu – fantastik türün sularında gezinmeyi sevdiğini çok iyi bildiğimiz Villeneuve bir çocukluk hayali olduğunu söylediği ve ikinci bölümü yapım aşamasında olan Dune’un 2 saat 35 dakikalık ilk bölümünü en sonunda görücüye çıkardı.

Öncelikle Dune epik bir film. Tek handikabı da ilham verdiği Star Wars, Star Trek ve hatta suçlu zevklerden Tremors gibi yapımlarla inter-galaktik kötücül imparatorlara, Mesih gibi beklenen seçilmişlere ve dev kum solucanlarına(!) çoktan aşina olmuş koca bir nesli etkilemeye çalışması olabilir. Neyse ki Dune ne Star Wars’un baş döndürücü hızına ulaşmaya çalışıyor ne de üstünlük taslıyor. Dune resmen kendi işine bakıyor ve epikliğinin gücünü Villeneuve’ün ince ince işlenmiş, asla aceleye getirmediği, hipnotize edici sekanslarından alıyor. Zira, uyarlandığı seri de okuru hipnotize eden, yarattığı dünyaların içinde kaybolmasını sağlayan çok katmanlı bir paralel evren/evrenler sunuyor.

Dune’un ana çerçevesi şöyle: Yıl 10191. Evrenin tüm gezegenleri Padişah İmparator Shaddam IV’ün kontrolü altındadır ve evrendeki en önemli meta, yaşamı uzatma gücüne sahip olduğu söylenen “melanj” adlı baharattır. Bu madde bilinci genişletmeyi ve hatta “mekanı katlamayı” ; fiziksel olarak hareket etmeden herhangi bir mesafeye seyahat edebilmeyi sağlamaktadır. Bu baharat yalnızca, kendilerini gerçek özgürlüğe götürecek bir mehdinin kehanetine inanan Fremen halkının bulunduğu Arrakis çöl gezegeninde üretilmektedir. Arrakis’in bu “çöl gezegeni”, DUNE olarak da bilinir. Dük Leto’nun oğlu genç Paul Atreides ise baharatı kontrol etmek için imparator tarafından ailesiyle birlikte Dune’a gönderilir. Paul belki de yüzyıllardır beklenen mehdi olabilir. Ancak bu aslında iyi bir şey midir?

Sembolizm Yüklü Bir Duyular Bombardımanı

Frank Herbert, Dune serisini yazarken dünyadaki politik, sosyolojik ve ekolojik sorunları alegorik bir şekilde ele alarak sorgulatmayı amaçlamıştı. Bu yüzden, Dune destanının özünde elit yönetici sınıf ile onların manipüle ederek ezdikleri arasındaki çatışmanın yer aldığı söylenebilir. Günümüzde hala bütün gücüyle varlığını koruyan feodal sistem Dune evreninin en büyük belirleyicisi. Villeneuve de açılışı Fremen ırkı, yani feodal sistem altında ezilenlerle yapıyor. Film boyunca da onların varlığı kâh Paul’un rüyalarında kâh baş döndürücü baharatın gizeminde hissediliyor. Fremenler, Dune ile barışık yaşamaktadırlar ancak baharatın peşindeki “kötüler” bu eşsiz kaynağı onlara bırakmamaya niyetlidir. Uğruna milyonların öldüğü, yerinden yurdundan edildiği afyon ticaretini veya petrol savaşlarını ne kadar da anımsatıyor değil mi? Ve Fremenler, yanık, kavruk tenleri ve meydan okuyan bakışlarıyla dünyanın bütün ezilmiş yerli halkalarını temsil etmiyor da nedir?

Filmin senaryosunu Villeneuve ile beraber yazan John Spaiths, daha çok Prometheus, Passenger ve Dr. Strange gibi fantastik-bilim kurgu türündeki eserlerin senaryolarına imza atmış olan bir senarist. Bir diğeri ise Forrest Gump, The Insider ve The Curious Case of Benjamin Button ve daha nice güçlü senaryoların yazarı Eric Roth. Bu üçlü, Dune’un mistik yönüne daha çok yüklenmiş görünüyor ve bu mistisizm tıpkı görünmez bir ağ gibi filmin her bir sekansını etkisi altına alıyor. Böylece ortaya epik, mistik ve alegorik bir şaheser çıkıyor.

Villeneuve’ün hiç acelesi olmadığını söylemiştim. Bu biraz da hem yönetmenin artık alıştığımız tarzından hem de 2 buçuk saat olsa bile ilk bölümün bir giriş niteliği taşımasından kaynaklı. Dune evreninin görkemli yapıları bütün ihtişamıyla içindekileri (ve de seyirciyi) yutarken, sadece çölden ibaret olan bu gezegeni deneyimlemenin yarattığı hissiyat baki kalıyor. Denis Villeneuve’ün peşinde olduğu şey de bu. Sarhoş eden baharatın kokusunu ciğerlerimize doldurabilecek kadar bizi bu evrene dahil etmek, bütün duyularımıza hitap etmek. Bunu başarıyor da.

Timothée Chalamet kafası karışık ve hassas prens Hamlet gibi oradan oraya sürüklenirken Paul Atreides’in gönülsüz mehdiliğini yansıtmakta beklemediğim kadar başarılı. Ancak filmin en duygu yüklü sahnelerini mistik ve güçlü bir karakter olan anne Jessica’yı oynayan Rebecca Ferguson omuzluyor. Bunun yanında, özellikle buz kraliçesi Charlotte Rampling’i kısa ancak çok önemli bir rolde izleyebilmek büyük keyif.

Filmle ilgili sanırım beni tek rahatsız eden şey her ne kadar filmin görkemine paralel bir soundtrack çıkarmış olsa da Hans Zimmer’in artık diğer filmlerden aşina olduğumuz tınılarını burada da duymaktı. Son yıllarda artık Zimmer’siz bir soundtrack düşünemez olduk. Maalesef bestecinin artık kendisini yer yer yinelediğini ve Dune’un daha deneysel bir besteciyle çok daha farklı bir boyut kazanabileceğini düşünmeden edemedim.

Sonuç olarak, Dune özellikle de seriyi okuyup içselleştirmiş hayranlarını en sonunda tatmin edecek bir yapım. Kitaplara aşina olmayıp bilim kurgu sinemasını sevenleri de keyiflendireceğini düşünüyorum. Her hâlükârda, elimizde pek çok diğer yapıta referans olmuş, gücünü teolojik ve ezoterik değerler ile dünya halklarının kendisini tekrar edip duran tarihinden alan bir eser ve en az onun kadar güçlü, hem sadık hem de özgün dilini oluşturabilmiş, ikinci bölümüyle beraber tadından yenmeyecek bir uyarlama var.