13.01.2021

Dünya Sinema Tarihinden 30 Unutulmaz An

En Hüzünlü

1) Schindler’s List

Öncesi: Alman bir iş adamı olan Oskar Schindler (Liam Neeson), 2. Dünya Savaşı’nı fırsat bilerek Yahudilerle anlaşıp bir fabrika kurar ve iş gücünü yine Yahudilerden sağlar. Savaş uzayıp Nazilerin yaptığı katliamın boyutları büyüdükçe Schindler, mal varlığının büyük bölümünü Yahudileri korumak için Alman subaylara rüşvet olarak verir.

O an: Savaşın bittiği haberi gelir. Fabrikada bir veda konuşması yapan Schindler ülkeyi terketmek üzeredir. Bu sırada hayatını Schindler’e borçlu olan işçiler ona yakalanması ihtimaline karşın durumu anlatan bir mektup verir ve altın bir yüzük armağan eder. Yüzüğü veren, Schindler’in yıllar içindeki en önemli yardımcısı ve dostu Itzhak Stern (Ben Kingsley)’dir. Stern bir alıntı yaparak şöyle der: “Whoever saves one life, saves the world entire” (Bir insanı kurtaran, dünyayı kurtarmış demektir). Schindler daha fazla insanı kurtarabileceğini düşünerek duygulanır, ağlamaya başlar. Kurtardığı Yahudiler ona sarılır ve uğurlar.

Sonuç: Gerçek olayları konu edinen bu filmin sonunda da gördüğümüz gibi, hala binlerce Yahudi her yıl Schindler’in mezarına gidip onun için dua etmektedir.

2) Manchester by the Sea

Öncesi: Lee (Casey Affleck) evinde arkadaşları ile alkolu ve uyuşturucuyu fazla kaçırdıkları bir gecenin sonunda markete gider ve ihmal ettiği şöminenin ateşi yüzünden yangın çıkar. Bu yangında üç çocuğunu kaybeden Lee ve Randi çifti kavga ederek boşanır ve Lee yaşamını başka bir şehirde, yalnız bir şekilde geçirmeye başlar. Bir gün Lee, abisinin ölüm haberini alır ve yeğenine bakmak için tekrar eski kasabasına gelir.

O an: Randi ve Lee yolda karşılaşırlar. Randi konuşmak ister, Lee emin değildir. Randi, geçmişteki tutumu ve tüm sözleri için özür diler.

Sonuç: Bir sahne bu kadar inandırıcı ve iç parçalayıcı olabilir mi? Öyle… Oyunculuklar öylesine iyi ki yönetmene sadece anlamlı bir arka plan kurmak kalmış.

3) Green Mile

Öncesi: İki küçük kızın cinayetinden sorumlu tutulan John Coffey (Michael Clarke Duncan) idam edilmek üzere gardiyanların Yeşil Yol dedikleri hapishaneye getirilir. Zaman geçtikçe inanılmaz güçleri ile önce baş gardiyan Paul Edgecomb (Tom Hanks)’e yardım eden Coffey, zamanla tüm çalışanların sevgi ve saygısını kazanır. Küçük kızları da onun öldürmediği anlaşılınca gardiyanlar için idam kararını uygulamak çok zor hale gelir.

O an: İdam günü gardiyanlar John Coffey’i elektrikli sandalyeye bağlar. Küçük kızların anne ve babasının da bulunduğu seyirciler Coffey’den nefret ederken, gardiyanlar ağlamaktadır. Paul, idam emrini vermeden önce gidip Coffey’in elini sıkar, sonra hükmü verir.

Sonuç: Bu film ve bu sahne fiziksel görünüşün yarattığı ön yargıların değersizliğini güzel bir şekilde anlatmakta, bizlere içimizdeki adalet duygusunu sorgulatmaktadır.

4) Sophie’s Choice

Öncesi: William Styrssons’ın İkinci Dünya Savaşı esirleriyle birebir konuşarak yazdığı aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan Sophie’nin Seçimi’nde, Sophie Zawistowski (Meryl Streep)’in hüzünlü hikayesi, genç bir yazar olan Stingo (Peter MacNicol) tarafından anlatılıyor.

Stingo bir gün, Sophie’nin Auschwitz toplama kampında yaşadıklarını öğrenmek ister. Sophie hikayesini anlattıkça geçmiş ve bugünü kapsayan gerçekler giderek gün yüzüne çıkar.

O an: Alman askerleri yakaladıkları Yahudileri trenle toplama kampına götürmüştür. Genç Sophie, elini tutan oğlu ve kucağındaki ufak kızı ile tedirgin şekilde beklemektedir. Yanına bir Alman subayı gelir. Sophie, Polonyalı bir Hıristiyan olduğunu, komünist olmadığını söyler. Subay bunu duyunca çocuklarından birini seçmesini, diğerinin ise ayrılacağını söyler. Sophie en sonunda göz yaşları içinde kızını almalarını ister.

Sonuç: Meryl Streep’e ikinci oscarını kazandıran film sadece oyunculuklar için bile izlenebilecek cinsten. Ayrıca kurgusu ve gerçekçiliği de bu dramı bizler için daha da etkileyici kılıyor.

5) American History X

Öncesi: Derek Vinyard (Edward Norton), neonazi bir çetenin en saldırgan üyelerinden biridir. Geçmişinin getirdiği düşünceler ve psikolojik durumu, onu arabasını çalmaya çalışan iki ‘zenci’yi hiç pişmanlık duymadan öldürmesine sürükler. Bu olayın ardından hapse giren Derek, zamanla yaşadığı tecrübelerin de etkisiyle değişir, daha normal bir adama dönüşür. Ancak geride bıraktığı kardeşi Danny Vinyard (Edward Furlong), eski abisinin izinden gitmektedir. Hapisten çıkan Derek, kardeşini bu yoldan döndürmek için artık geç kalmıştır.

O an: Derek, Danny’yi okula götürür. Okulda tuvalete giren Danny, bir siyahi okul arkadaşı tarafından vurulur. Polis olay yerini kontrol altına alır. Bu sırada silah seslerini duyan Derek kardeşinin yanına gelir ve onun kanla kaplı vücuduna sarılır. Dış ses konuşmaya başlar:

“Galiba size öğrendiklerimi anlattığım yer burası. Sonuç kısmı, değil mi? Sonuç şu: öfke bir yüktür. Hayat sürekli kızgın yaşanmayacak kadar kısadır. Buna kesinlikle değmez.”

Sonuç: Frank Meeink isimli bir kişinin yaşam öyküsünden esinlenen filmin ırkçılıkla ilgili oldukça iyi tespitler yaptığı ve gerçekçi kesitler sunduğunu söyleyelim.