11.10.2018

El Royal’de Zor Zamanlar: İki Sınır Arasında

Lost, Dehşet Kapanı, Marslı gibi yapımlardan tanıdığımız Drew Goddard’ın yeni filmi El Royale’de Zor Zamanlar beyaz perdede seyircisi ile buluştu. Sosyal Ağ, Grinin Elli Tonu gibi filmlerden tanıdığımız Dakota Johnson ve MCU’in Thor’u Chris Hemsworth gibi yetenekli genç oyuncuların yanı sıra Usta Oyuncular Jon Hamm ve Jeff Bridges gibi isimler de kadroda yer almış.

Film Nevada ve Kaliforniya eyalet sınırının tam ortasında sınırın üzerine yerleşmiş El Royale isminde bir otelde farklı amaçlar uğruna bir araya gelen yedi kişinin suç, gerilim ve aksiyon dolu öyküsünü işliyor.

İnsanı Ararken

21. yüzyıl dünyasında çok sık işlenen bir tema aslında “insanın içindeki iyi-kötü çatışması”. Drew Goddard zekice yazılmış senaryoda kendi bakış açısından bu konuya bir yorum getirmiş. Bunu yaparken de bireysellikle çoğulluğu bir arada kullanarak zıtlık yakalamış. Bu benzer temalı alışık olduğumuz psikolojik tek oda filmlerinden değil. Griffith tadında geçişlerle zengin sinematografiyi gerilim unsurlarıyla süslerken yükselen seyirciyi anlık sıçramalara maruz bırakıyor.

Kısaca iyi insan yoktur, kötü de. Sadece “insan” vardır diyor film. Bu anlatılmak istenen söz ile tam bir modern klasik olmaya aday gibi gözükse de filmin pratiğinde bazı aksaklıklar da var denebilir.

Chris Hemsworth’un hayat verdiği Billy Lee karakteri gizemli bir tanıtımla sunuluyor. İlerleyen süreçte karakter hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz, ta ki ansızın olayların tam ortasına düşene dek. Billy Lee, üzerine çokça şey söylenebilir bir karakter olabilirdi ancak Goddard bunun yerine amaca hizmet etmesini yeterli görmüş gibi. Başkalarının zayıflıklarında onlara dayanak olarak hayatlarında yer tutan Billy Lee kendi zayıflığını bu şekilde kamufle ediyor denebilir. Bunun gibi diğer karakterler de kendi öykülerinde derinleşiyorlar ancak amaca hizmet esas gibi duruyor. Zira filmin seyri de bu bağlamda ilerlemiyor. Ustaca gizlenmiş bir amaç var ortada.

Kadın, Siyahi, Din Adamı, Kaçırılmış Küçük Bir Kız Olmak…

El Royale iki sınır arasında bir dünya, yedi yabancının buluştukları bir dünya. Burada karakterler kelimenin tam anlamıyla sınırın üzerinde yürüyorlar. Gerçek yüzlerini saklıyorlar. Hatta El Royale’in kendi bile gerçek yüzünü saklıyor. Çok kirli işler dönmüş geçmişinde ve şimdi her şey ateşe düşmek üzere diyebiliriz. Yine kelimenin tam anlamıyla, ateşe düşmek…

Burada kadın, siyahi, din adamı veya kaçırılmış küçük bir kız olmanız bir şeyi değiştirmiyor. Bize, gördüğümüzü sandığımız şeylerin aslında öyle olmadığını söylüyor. Tek taraflı camdan insanlara baktığımız gerçeği ile yüz yüzeyiz. Bir de işin diğer türlüsü, camın arka tarafı var.

İşin gerçeği film, tahmin edilebilirlik açısından kolay bir film sayılabilir. Bir şeyler olacağını seziyorsunuz. Miles (Lewis Pullman) karakteri özellikle filmin erken ortasında belirginleşiyor. Bu kilit isimlerden biri. Benzeri durumlar diğer karakterler için de geçerli. Bu filmin hanesine bir eksi midir? Onun cevabını siz değerli okurlarımıza bırakalım.