23.05.2016

ELEŞTİRİ: Karışık Kaset

Sinema yazarı Uygar Şirin’in müzik severleri mest ettiği romanı “Karışık Kaset” kısa bir sürenin ardından yönetmen Tunç Şahin tarafından sinemaya uyarlandı. “Hamam” ve “Sadece Tek Bir Gün” gibi kısa filmleriyle tanınan Tunç Şahin’in ilk uzun metrajlı filmi olan Karışık Kaset, kuşkusuz ana akım romantik komedi – drama filmleri arasında özel bir konuma sahip olacaktır. Bunun gerçekleşmesinin en temel sebeplerinden biri Uygar Şirin’in müziği, aşkı ve hayatı 20 yıllık bir sürece etkili bir şekilde sığdıran hikayesi olsa da, Tunç Şahin’in izleyiciyi sömürmekten uzak duran ve “ana akım film”in seyircinin alıştığı klasik formüllere bağlı kalmadan da yapılabileceğini kanıtlayan özenli rejisinin de etkisi büyük.

Karışık Kaset’in romanını okuyanlar bilir, okumayanlar için de çok kısa bir özet geçersek Ulaş ve İrem’in 1990, 2000 ve 2010’da geçen, 10 yılda bir karşılaşan, müzik ve aşkla harmanlanan hayatları anlatılıyor. Romanın ilk 80 sayfalık kısmı olan 1990 tarihli bölümü açıkçası benim hikayenin içine girmemi epey zorlaştıran bir bölümdü. Bu hikayeden kaynaklanan bir durum değil, zira Uygar Şirin’in epey zengin ve sürükleyici üslubu var fakat 13 yaşında olduğunu bildiğimiz karakterlerin, özellikle Ulaş’ın, 25-30 yaşlarında bir adam gibi bilgiye ve hareketlere sahip olması beni hikayeye karşı oldukça yabancılaştırmıştı. Her ne kadar hayatını müziğe adamış bir babanın oğlu olsa da, müzik bilgisinin, tutkusunun abartılı halleri (sinefillerin müzik versiyonu derecesinde), babasıyla detaylı olarak müzik tartışmaları yapması, dinlediği albümlere sürekli 10 üzerinden puanlar vermesi, iç sesi eşliğinde duysak da terör örgütlerinden, siyasi partilerden haberdar olup benzetme yapabilmesi, annesine “Apartmana uydu anteni alacak mıyız?” ya da “Yarın Opera Pasajı’na gidelim mi?” gibi cümleler kurması, Aziz Nesin’e kitabını imzalatmak istemesi (!), tek başına çıkıp konserlere gitmesi, Beşiktaş, Kadıköy, Fenerbahçe, Göztepe, Suadiye demeden dolmuş, vapur ne varsa binip gezmesi, aynı şekilde 12 yaşındaki İrem’in ailesinden izin falan almaya gerek duymadan dövmeciye gidip dövme yaptırması gibi olayların gerçekçiliği bana çok uzak gelmişti. Okurken gözümün önünde 13 yaşlarında iki çocuk değil de 25 yaşlarında iki genç vardı sanki. Filmde ise böyle bir sorun neredeyse hiç olmamış. Her ne kadar iki çocuk karakteri de aşırı depresif olsa da (ergenlik bunalımı tabi), kitapta onları çocukluktan uzaklaştıran, absürt gelebilecek hareketler senaryoda törpülenmiş ve karşımıza gerçekten oldukça masumane ve saf duygularla donatılmış iki çocuk çıkmış.

Bir romanı elbette yönetmenin olduğu gibi sinemaya uyarlaması beklenemez. Yönetmenin kendi yorumuyla, görüşüyle senaryoya bambaşka bir hale gelebilir. Karışık Kaset çok ayrıksı bir uyarlama değil hatta 1990, 2000 ve 2010 bölümlerini tıpkı kitaptaki gibi lineer bir anlatıyla sergilemesi, tarihleri kurgu numarasıyla iç içe geçirerek filmin yapısını bozmaması gibi tercihleriyle kitaba sadık sayılabilecek bir uyarlama diyebiliriz. Filmin 1990 ve 2000 bölümlerinde çok ufak tefek değişikler yapılmış, kitapta Ulaş’ın söylediği “Mazhar Alanson Türkçe’nin ozanıdır” cümlesinin filmde babanın sözü olması ya da babasının evde kitabını yakmasının farklı şekilde cereyan etmesi gibi hikayenin gidişatını etkilemeyecek doğal değişiklikler bunlar. Yalnız 2010’da geçen bölümde yani filmin gelişme kısmında, karakterlerin duygusal durumlarının şekillenmesi konusunda büyük öneme sahip olan Sezen Aksu’nun “Deliveren” albümü, romanda şarkıların tek tek dinlenmesiyle hem içsel hem müzikal bir yolculuk turuna dönüşürken burada etkisiz bir şekilde kısa geçilmiş. Oysa ki hızlı kurguyla tasarlanacak diyalogsuz bir sekans sahnenin etkisini çok daha arttırabilirmiş. Uygar Şirin’in kitapta bir cümlenin bir sayfa ettiği uzun betimlemelerinin görsel karşılığı, dış ses kullanımı eşliğinde kasetlerin domino taşı gibi yıkıldığı kurgu oyunlarıyla bazen başarıyla verilmiş.

Filmin 2010’da geçen son kısmı ise diğer iki döneme göre çok fazla senaryo değişimi içeriyor, hatta filmde olmayan karakterler ortaya çıkıyor ve hikayenin gidişatı neredeyse tamamen farklı şekilde vuku buluyor. Başta dediğim gibi değişiklik elbette olabilir fakat romanda Beyoğlu sokakları ve barlarında geçen, duygusal yetkinliği üst seviyede olan son bölümün tamamen teknedeki bir düğüne odaklanması (ki romanda böyle bir sahne bulunmuyor) fikrini sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Film, bu kısımlarda hem duygusal olması gereken hesaplaşma anını es geçip komedi dozunu artırmaya karar vermiş hem de Ulaş’ı 20 yıllık dostu Yiğit’le arasını bozacak derecede (buna ne gerek vardı sahiden?) geceyi mahveden bir kötü adama dönüştürmüş. Üstelik film boyunca filmin mizahında hiçbir sıkıntı olmamasına rağmen teknedeki sahnelerde mizah anlayışı biraz karikatürize kaçmış, zira Öznur Serçeler’in canlandırdığı gelinin kardeşi karakterinin neden yaratıldığını (romanda yok) ya da hikaye içerisinde hiçbir önemi olmamasına rağmen bu karaktere ısrarla neden çok fazla plan kesildiğini anlamak güç. Romanın en önemli yan karakterlerinden biri olan Yiğit (Burak Sarımola)’e ise hemen hemen hiçbir şans tanınmamış, filmin mizahi gücüne büyük katkı sağlayabilecek bir karakter olmasına rağmen. 

Filmin özellikle açılış ve kapanış sekanslarında görüntü yönetmeni Deniz Eyüboğlu Aydın’ın tek plan kullanımları çok stilize ve görsel açıdan filmi besleyen unsurlar. Romanın kimi zaman sevimli kimi zaman hüzünlü tonunu yakalayan net bir sinematografi çalışması var. Fakat romantik, komedi ve drama türleri arasında gidip gelen kurgusal yapının romandaki gibi soluksuz akmadığını, özellikle türler arası geçişlerde göze çarpan bir ritim sorunu olduğunu söylemek gerekiyor. Bunun nedeni de kimi sahnelerin gerektiğinden fazla uzun akarken, ardından gelen bir başka sahnenin bazen çok kısa kalması ya da müzikle desteklenmesi gereken yerlerde müziğe ihtiyaç duyulmayıp bazı yerlerde çok fazla kullanılması gibi tercihler. Bu gibi seçimler ritim sorunun yanında filmin ruhunun da gel-gitler yaşamasına, duygusunu bazen seyirciye geçirememesine ve izleyicinin boşlukta kalmasına sebebiyet vermiş.

Sarp Apak’ın esasen komediye yatkın bir oyuncu olmasına rağmen filmin dramatik ve duygusal bölümlerine adapte olabilmek için çaba sarf ettiği hissediliyor fakat yine de filmde etkili olduğu yerler genelde mizahi sahnelerde oluyor. En azından kişisel olarak benim kafamdaki “Ulaş” portresi Sarp Apak değilmiş. Özge Özpirinççi ise adeta İrem rolünde oynamak için yaratılmışçasına bir performans sergileyerek filmin en iyi oyuncusuna dönüşüyor. Dizilerden ziyade beyazperdede umarım kendisini daha sık görmeye başlarız, zira mimikleriyle, tonlamalarıyla ve beden diliyle hem duygusal hem mizahi sahneleri başarıyla harmanlayan bir oyunculuk “aura”sına sahip. İrem karakterini canlandıran Aslıhan Kapanşahin kuşkusuz ileride çok iyi bir oyuncu olacak, Özge Özpirinççi’ye benzerliği sadece yüz olarak sınırlı kalmıyor, aynı ölçüde oyunculuğu da çok başarılı. Bülent Emin Yarar hem komedide hem dramada yetkin ve usta bir oyuncu olsa da filmdeki karakterinin psikolojik olarak romandaki gibi ayrıntıyla işlenememesi performans olarak devleşmesini engelliyor. Tunç Şahin’in “Sadece Tek Bir Gün” kısa filmindeki oyuncuları Bora Cengiz, Pınar Tuncegil ve Fatih Dönmez’i burada da küçük rollerde oynatması hoş bir ayrıntı olarak göze çarpıyor.

Karışık Kaset, kuşkusuz ana akım romantik komedi filmleri yapısına alternatif yaklaşımıyla cesur ve riskli bir iş olarak hatırlanacak. İyi başardığı anlar da var, yarım başarı olarak kalmasına neden olacak tercihler de. Fakat romantizmini sonuna dek izleyiciyi sömürerek, komedisini ise küfür ve argo yoluyla sağlayan, sinematografik kaliteyi tamamen es geçen filmlere bu işin öyle olmayıp böyle de olabileceğini kanıtlaması önem arz ediyor. Umarım seyirci “Karışık Kaset”e kayıtsız kalmaz ve çok izlenir. İzlensin ki, artık sanatla iç içe, izleyicisini sömürmeyen, sinematografik kaliteye önem veren ve en önemlisi iyi hikayeler ortaya koyabilen ana akım filmlerimizin sayısı artmaya devam etsin.

Yönetmenle yaptığımız röportajı okumak için tıklayın