23.05.2016

ELEŞTİRİ: Kumun Tadı

Dünya prömiyerini 64. Berlin Film Festivali’nin “Forum” bölümünde, Türkiye prömiyerini ise 33. İstanbul Film Festivali’nde “Ulusal Yarışma” kapsamında yapan, ayrıca 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de yarışan Kumun Tadı, hem deneysel duran görüntüleriyle, hem de Timuçin Esen, Selen Uçer, Sanem Öge, Ahmet Rıfat Şungar gibi tanınmış oyuncularla dolu kadrosuyla bir ilk film olarak merak uyandırmayı başarmıştı.

Kumun Tadı, Melisa Önel ve Feride Çiçekoğlu’nun birlikte yazdığı senaryodan ziyade Meryem Yavuz ve Julian Atanassov’un sinematografi çalışmasıyla öne çıkıyor. İlk yarısıyla ikinci yarısını ayrı ayrı değerlendirmemiz gereken film, özellikle ilk 45 dakikasında deneysel sinema kalıplarına yakın duran bir anlatı türünü benimsiyor. Karanlıkta ‘found footage’ tekniğiyle koşma sahnesiyle akıllara Kristina Buozyte’nin başyapıtı Vanishing Waves (2012)’in yetkinliğini getirirken, kimi sahnelerinde atmosfer olarak Phillippe Grandrieux filmleriyle (White Epilepsy kadar zorlayıcı ve baskın olmasa da) bağ kuruyor. Yönetmen Melisa Önel, bir söyleşide senaryoyu görüntüler üzerinden anlatmaya çalıştığını söylemişti. Filmin en büyük zaafı da burada ortaya çıkıyor, zira karanlık ve kasvetli bir atmosfer yaratmaya özenildiği kadar Timuçin Esen ve Mira Furlan’ın oynadığı karakterlerin herhangi bir şekilde geliştirildiğini söylemek oldukça güç. Önel, ilk yarıda insan kaçakçısı Hamit (Timuçin Esen) ve botanik bilimci Denise (Mira Furlan) arasındaki aşka odaklanmaya, bunu da birbirlerinin dilini bilmemelerinden kaynaklanan bir diyalogsuzlukla, bakışlarla ve tutkulu sevişmelerle göstermeye çalışıyor. Fakat karakterlerin daha önceden tanışıyor olmaları senaryonun hamle yapabilme yetisini de elinden almış gözüküyor. Özellikle Mira Furlan’ın filmin afişinde büyük oranda yer almasına ve jenerikte ilk sırada gözükmesine rağmen ikinci yarıda değişen yapıyla beraber hikayenin gidişatına hiçbir şekilde hizmet etmemesi büyük bir soru işareti.

İkinci yarıyla beraber film iki karakterin aşkına odaklanmayı bırakıp daha çok insan kaçakçılığı yapanların, mültecilerin hikayesine odaklanıyor ve bir sürü yan karakterin girip çıktığı bir bataklığa dönüşüyor. Böylelikle ilk yarıda kurulan deneysel film omurgası yerini gittikçe dağılan ve sosyal sorumlulukları hatırlatmaya çalışıp mesaj verme ihtiyacı hisseden bir politik film damarına bırakıyor. Bu haliyle Kumun Tadı’nın ses-görüntü bileşiminden atmosfer yaratmada belli oranda başarılı olduğunu söyleyebiliriz fakat karakterlerin duygu durumlarını ve insan kaçakçılığı gibi yan temalardan çıkarmaya çalıştığı gerilim duygusunu yansıtmakta sınıfta kaldığı bir gerçek.

Kumun Tadı, ilk yarıdaki oldukça kişisel ve deneysel duran hikayesini de, ikinci yarıdaki kaçak göçmenler sorununu önemseyen politik tavrını da güçlü ve inandırıcı dramatik çatılar üzerine kuramıyor. Bu iki ayrı hikayeden birinin tercih edilip onun üzerine bir yapı inşa edilmesi kuşkusuz filmin daha derli toplu ve samimi durmasını sağlayabilirmiş. Eğer ilk hikayenin üzerine gidilseymiş hem Lost dizisindeki “Rousseau” karakteriyle tanıdığımız Mira Furlan’ın varlığı derinleştirilerek gerçekten bir başrole dönüştürülür hem de sinemamızdan çıkan en ilginç deneysel filmlerden biri olma şansını yakalayabilirmiş.