23.05.2016

ELEŞTİRİ: Sivas

Kaan Müjdeci’nin ilk filmi olan Sivas bu yıl 71. Venedik Film Festivali’nde yarışıp “Jüri Özel Ödülü” ve sinema yazarları jürisi tarafından “En İyi Erkek Oyuncu (Doğan İzci)” ödüllerine layık görüldü. Venedik’ten gelen iyi tepkiler, 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden “Jüri Özel Ödülü”, “En İyi Kurgu” ve “Behlül Dal Jüri Özel Ödülü (Doğan İzci)” ödülleri ile Türkiye’de de karşılığını buldu. Sivas, eleştirmenler nezdinde de büyük oranda sevildi ve yılın en iyi Türk filmlerinden hatta sinemamızda bugüne kadarki en iyi “ilk film”lerden biri olduğu iddia edildi. Filmin taşrada yarattığı gerçeklik hissi ise hala konuşulmaya devam ediliyor. Bu gerçeklik söylemini Türk sinemasında son yılların iz bırakan ilk filmlerini anarak değerlendirelim.

Seren Yüce’nin Çoğunluk’u muhafazakar ve milliyetçi aile yapısının bireyleri nasıl tutsak ettiğini, çıkışsızlaştırdığını tokat gibi bir gerçekçilikle yüzümüze vuruyordu. Ali Aydın’ın Küf’ü “Cumartesi Anneleri”ni temel alan öyküsündeki erkek karakterler üzerinden 90’lardaki çürümüş, kokuşmuş sistemi çarpıcı bir şekilde eleştiriyordu. Erdem Tepegöz’ün Zerre’si Dardenne Kardeşler’den izler taşıyan yapısıyla işsizlik ve kadın olmanın zorluğuna dair sade ve sarsıcı bir yapıttı. Emin Alper’in Tepenin Ardı’sı sorunlarıyla yüzleşmek yerine bir düşman ve öteki yaratan ataerkil aile yapısının politik, askeri, sosyal ve daha birçok açıdan adeta otopsisini çıkarıyordu. Peki, Sivas ne anlatıyor? Kaan Müjdeci diyor ki: “Ben bir film çektim. Bu filmi size çekmedim. Kişisel bir film. Olmadı birkaç arkadaş toplanır izleriz dedim.”

Kaan Müjdeci her söyleşide filminde ne anlatmak istediğine dair kendisine yöneltilen sorulara (ki her seferinde böyle bir soru sorulması film için ciddi bir problem) agresifleşerek cevap verse ve “Ben bu filmi zaten size çekmedim” dese de sinema yazarları olarak biz anlamaya çalışalım ne anlatmak istediğini o zaman. Bu film bir çocukla köpeğin dostluğunu mu anlatıyor? Kesinlikle hayır. Hatta en yanlış tanım bu. Bir insanla hayvanın arasındaki dostluk hikayeleri bugüne kadar kuşkusuz defalarca anlatıldı. Burada ise dostluktan çok bir çocuğun bulduğu köpeğe hükmetme, ona sahip olma, onu ehlileştirme isteği bariz şekilde belli ediliyor. Çocuğun “otur”, “kalk”, “yat” gibi emir kiplerine uymayınca köpeğin üzerine çıkıp ona dediğini yaptırtmaya çalışması bunun en somut göstergesi. Köpek dövüşürken ve yara alırken holiganca “Hadi Sivas, hadi oğlum” diye tempo tutmaya devam etmesi de aynı şekilde.

Peki, yönetmen psikolojik, sosyal ya da ekonomik açıdan şiddeti mi eleştiriyor? Doğru ya, bu bir şiddet filmi esasında. Dolayısıyla şiddeti övmeyeceğine göre eleştirmesi gerekir. Açıkçası filmde yönetmenin görüşünün hissedildiği ya da şiddetin yanlış olduğunu gözler önüne seren hiçbir somut done yok. Zaten filmin hikaye kurgusu içerisinde inişlerin ve çıkışların olduğu, çocuk karakter için dönüm noktası olacak herhangi bir “an” bulunmuyor. Daha ziyade sürekli hareket eden ve Müjdeci’nin deyimiyle “yetişkinle yetişkin”, “çocukla çocuk” , “köpekle köpek” olan kameranın getirdiği dinamizm, bazı sahnelerde oyuncu koçu tarafından fazla yönlendirilmiş izlenimi verse de çocuk oyuncunun güçlü enerjisi ve sempatikliği, izleyicinin kahkahalarına mazhar olan Anadolu insanının diline entegre edilmiş küfürlü cümleler filmi sürükleyen başat unsurlar. Fakat kamera kullanımının doğruluğu filme nasıl bir sahicilik hissi katıyorsa, filmin ilgi çekiciliğini ve mizahını, çocuk oyuncunun sempatikliğini ve halkın küfürlü konuşma dilini sonuna dek sömürerek sağlaması filmin samimiyetine oldukça gölge düşürüyor.

Peki, film tüm bu şiddet ve küfürler içerisinde söylenildiği gibi gerçekçi bir tablo mu çiziyor? Maalesef, yine hayır. Misal, filmin en dikkat çekici sahnesi olan Aslan’ın (Doğan İzci) dama çıktığı sahneyi ele alalım. Anadolu’da bir köyde kendisinden yaşça epey büyük abisine tokat atan, dama çıkıp bağırarak ortalığı birbirine katan, taş fırlatan, oldukça maço görünümlü babasına bile kafa tutan bir çocuğun temiz bir sopa yiyip susturulmama ihtimali nedir? Sırf bu sahne bile filmin gerçekçi olduğunu iddia eden yaklaşımına tezat niteliğinde sayılabilir. Fakat Müjdeci film boyunca yaptığı gibi bu sahnede de küçük oyuncu Doğan İzci’nin hiddetinin dahi sempatikliğine, onun ağzından duyduğumuz küfürlerin bilinçli olarak izleyiciyi güldürmesine oynuyor.

Peki, film bir çocuğun “erkek” olma sürecini mi anlatıyor? Belki. Eğer öyleyse filmde bunu sağlayacak birçok yeterli sahne mevcut iken, yönetmen niye çocuğun “Benim oğlum erkek mi olmuş?” diyerek onu yıkayan annesinin göğüslerine yakın plan kesiyor ve çocuğun, annesinin göğüslerine hınzırca bakarak gülümsemesi gibi itici bir üsluba başvuruyor? “Ama çocuk o.” dediğinizi duyar gibiyim. “Evet, çocuk.” “Ama çok tatlı çocuk değil mi?” “Evet, çok tatlı!”

Filmde yer alan küfürlü cümlelerin fazlalığı ortada. Hatta Serdar Akar’ın Gemide (1998)’si ya da Barda (2006)’sından bu yana en çok küfür içeren Türk filmlerinden biri olabilir. Buna hiçbir zaman karşı olmadım. Hatta herhangi bir filmin soru – cevap kısmında yönetmene sorulan “Ama filminizde niye bu kadar küfür kullandınız?” sorusu her zaman beni rahatsız etmiştir. Sivas’ın esas sorunu ise mizahını tamamen küfürlü diyaloglar üzerinden sağlaması. Peki, biz günümüzdeki kaba komedileri bu yüzden eleştirmiyor muyduk? Karşımızda bu tür filmlerle kıyas kabul etmeyecek çok farklı bir film olduğunu kabul ediyorum fakat “mizah şablonu”nun aynı hesaplılıkta kurulduğu da ortada. Kaan Müjdeci’nin “Filmdeki küfür olayına siz üstten bakıyorsunuz. Aynı göz hizasında bakamıyorsunuz. Onlar aslında küfür değil. Oranın bir nevi konuşma dili. Filmi yurtdışında gösterdiğimizde altyazılarda o küfürler yine vardı ve gülmediler” dediğini hatırlarsak burada şu örneği vermek gerekiyor. Sivas, Venedik Film Festivali’nde gösterildiğinde orada bulunan sinema yazarı Evrim Kaya, yabancı bir sinema yazarının film hakkındaki şu sözlerini paylaştı. “Memleketin köpek dövüşü problemine güçlü bir bakış”. Kaya, “Hayırlı olsun, bir köpek dövüşü sorunumuz eksikti” diyerek cümlenin sonuna ekledi. Bunu okuyunca şöyle düşünmüştüm. “Kim bilir, biz farklı kültürlerdeki filmleri izlerken bunun gibi kaç tane yanlış düşünceye kapılıyoruz.” Dolayısıyla sadece bu bile filmin yerel olarak kalacağını ve evrensele doğru şekilde ulaşamayacağını kanıtlar bir nitelik kazanıyor.

Sivas, yurtiçi ve yurtdışındaki festivallerde adaylık ve ödüller almaya devam edecektir. Hatta yakın zamanda Asya Pasifik Film Ödülleri’nde “En İyi İlk Film” dalında adaylık aldı bile. Müjdeci’nin bu başarısının kalıcı olup olmayacağını ise kuşkusuz sonraki filmleri belirleyecek, zira profesyonel oyuncularla çalışacağı ya da “kişisel olmayıp izleyiciyi de düşünerek çekeceği!” bir filminde ortaya çıkaracağı sonucu merakla bekliyorum.