07.09.2016

En İyi 30 Uzakdoğu Filmi: 13 – Sansho Dayu

Sansho Dayu
Uzakdoğu sineması içinde, daha az popüler olan, Kurosawa ya da Ozu kadar bilinmeyen ama Japon Sineması için en önemli yönetmenlerden biri olan Mizoguchi, saydığımız isimlerin sinemasını da etkilemiştir. Daha evvelki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere Mizoguchi sineması karakter ve hikaye anlatımı konusunda gelmiş geçmiş en iyiler arasında gösterilmeyi hak ediyor. Acı ve deneyimlerini sinemaya yansıtan, ahlaki çıkarımları ile eleştirilere maruz kalan usta, gerçekçi ve karamsar ama bir o kadar da hakkaniyetli bakış açısı ile de övgülere boğulmuş, Japon kültüründe önemli bir yer edinmiştir. 1930’lu yıllardan başlayarak kendini sürekli geliştirmiş ve görsel açıdan kendisi ile özdeşleşmiş belirli işlere imza atmıştır. Özellikle geniş açı ve ağır kamera hareketleri Mizoguchi’nin imzası niteliği taşımaktadır. Ölmeden evvel yaptığı bu film ise gerçek bir başyapıtı ve geldiği sürecin finali için yeterli olgunluktadır.

Humanizmden hareketle, kölelik karşıtı ve feodal düzene eleştiriler getiren film, merhamet mottosu üzerinden hareket eder. “Merhamet olmadan insan insan değildir. Kendine karşı sert olsan da başkalarına merhamet et. İnsanlar eşit yaratılmıştır ve herkesin mutlu olmaya hakkı vardır” öğretisinden yola çıkan yapımda Ortaçağ döneminde özgürlükçü politikaları yüzünden sürgüne gönderilen bir valinin hikayesini anlatılıyor. Bu süreçte zalim Snasho’nun esir kampında  çocukları ve kızı esir düşer. Filmin esas yönelimi de burada başlar. Müthiş bir drama ve hümanizm evresi de diyebileceğim bu kısımdan sonra valinin oğlunun önce Sansho’nun kölesi olması, daha sonra kaçması ve intikam için geri dönmesini anlatılıyor. Mizoguchi burada şiddet, zulüm, ihanet ve tüm bunları kurtaracak olan şeyin sevgi olduğu gerçeğini yüzümüze vurur. Tabii sinema tarihi boyunca çok kullanılan bu dil ve çözüm Mizoguchi sinemasında en sert, en etkili haliyle verilir. Sinirleri zorlayan, drama sosu ile hissiyatların üzerine giden bir dildir bu ve belki de ağlamamak zordur. Bunu finalde de artık en üste seviyeden yapar ve kendimizi bırakmamız işten bile değildir. Tabii burada yoğun bir ajitasyondan bahsetmiyoruz. Durumu, en yoğun, en gerçekçi açıdan ve gerçek hayatta nasıl hissediyorsa öyle vermek mevzu bahis. Bunu, yukarıda bahsettiğim kamera hareketleri ile öyle güzel destekliyor, ağır çekimlerle içine girmemizi öylesine yüksekten sağlıyor ki Mizoguchi, etkisi altında kalmamak neredeyse imkansız.

sansu dayu

İyi ile kötünün, doğru ile yanlışın savaşı önce insanın kendisinde içinde başlar, filizlenir. Bunların ışığında hareket eder, yapabildiğimiz ölçüde direniriz. Belki sonunda kazanırız, belki de kaybederiz ama bir klişe olarak denedik deriz, yine yenilir yine denemeye koyuluruz. Gerçekçi sineması ile Mizoguchi’nin anlatmak istediklerinden biri de budur. Valinin oğlu Zushio karakteri neredeyse tüm bir hayatın ve insanlığın tezahürü gibidir. Acı da çeker, acımaszlığı da yaşatır, intikam duygusunu da yaşar en temiz sevgiyi de, isyan da eder idealleri uğruna savaşmayı da bilir. Sonunda kazanan da odur çoktan her şeyini kaybeden de… Ve böylesine dolu, dokunaklı hayatın tümünü düşündüren karakter az bulunur. Mizoguchi usta yine taşı gediğine koyar insanlığın özetini çıkarır. Bazen nefret ettirir ama hümanizmden hiç şaşmaz. Öyle ya, merhamet lazım olan en önemli ve lazım özelliklerden biridir.

Feodal yaşama, bunun getirileri, daha doğrusu götürülerine sert eleştiri de yapan usta yönetmen, hazmı zor duygusal yapıyı da hiç ma hiç terk etmiyor. Ajitasyon sanılmaması gerekliliği de buradan gelmekte. Oldukça yoğun bir anlatım benimsenmiş ve görsel açıdan desteklenmiş. Kaldı ki Mizoguchi’nin en belirgin özelliklerinden biri kamerası ve kadrajları. Belki dünya düzeninde bazı şeyler değişti. Belki kölelik kalmadı ama hümanizm her zamankinden önemli, insanların birbirine olan tahammülsüzlüğü kölelik döneminden bile çok daha beter durumda.

Ustanın bu başyapıtı çekildikten altmış yıl sonra bile hala dipdiri, hala geçerli ve dünya dönmeye devam ettikçe de değeri hiç kaybolmayacak.