08.12.2016

En İyi 30 Uzakdoğu Filmi: 4 – RAN

En İyi 30 Uzakdoğu Filmi: 4 – RAN

Gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden Akira Kurosawa’nın sondan dört evvelki ve 75 yaşına bastığında kotardığı Ran, ustanın en iyi filmi mi bilinmez ama 75 yılın ve onca filmin üzerine koyarak getirdiği birikiminin ve yeteneğinin en iyi ifadelerinden biri.

160 dakikalık Bu Destan, Bir Başyapıt

Hem anlatı, hem teknik açıdan son derece doyurucu olan ve hikaye kurma noktasında hiç zorlanmayan Kurosawa, atmosfer yaratımındaki üstün yeteneğini de gözler önüne seriyor. 160 dakikalık bu destan, bir başyapıtta olması gereken her şeye sahip olmakla beraber, herhangi bir muhtemel gelmiş geçmiş en iyi film listesinde de üst sıralarda kendine yer bulacaktır, bulmaktadır.

Kurosawa’nın vizyonu ve geleneksellik ile görkemi harmanladığı sinemasının en büyük örneklerinden biri olan Ran, her izlenişte kesinlikle aynı tadı verecek ve dünya var oldukça da bu durum değişmeyecektir.

 Ran Zamanının En Büyük Bütçeli Japon Filmi

Zamanının en büyük bütçeli Japon filmi olan Ran, üç kardeş ve babaları arasındaki iktidar mücadelesine odaklanıyor. Shakespeare’in Kral Lear eseri ile Üç Ok adındaki eski bir Japon destanının harmanlanması olan film, özellikle muhteşem savaş sahneleri ile ön plandadır. Elbette Kurosawa’nın anlatacak derdi ve söyleyeceği mesajı çok. Özellikle Shakespeare’e göre kadınlar değil erkekler üzerinden ilerler ve intikam ögesini ön plana alır ama bu filmdeki teknik beceri, sinema tarihi açısından daha önemli konumdadır. Zira; görsellik eşi benzeri olmayan bir seviyededir. Oldukça kanlı, şiddet içeren sahneler harikadır ve bir o kadar da estetiktir.

Duygusal olarak da etkileyicidir ve müziğin kullanımı ile de son derece hassas bir noktada durmaktadır.  Kurosawa, çoğu sahnede diğer filmlerdeki gibi gürültü patırtı yerine sessizliği tercih eder ve bu çok daha etkili, çok daha vurgulu bir yöntemdir. Sessizlik içindeki savaş sahneleri, yarattığı ters köşeden dolayı insanın içine daha net işler ve daha yoğun bir empati sağlar. Sessiz savaş sahneleri, adeta çaresizliğin sesiz çığlıkları gibidir. Kurosawa, bu harika detay ile sinema tarihinde harika bir yol gösterici rol oynar. Tabii renk kullanımı ve kostüm konusundaki detaycılık da takdire şayandır. Bir savaş sahnesinde görüp görebileceğiniz en harika renkler, uyum ve askerlerin kıyafetleri ile görüntüdeki tonlamaların paralelliğine kadar varan dikkat büyüleyicidir ve sizi hemen etkisi altına alır. Bazı sahneler vahşet içermesine rağmen zihinlere güzelliği ile yerleşir ve gerçekçilik adına en ufak abartıya yer verilmez. Üzerinden geçen 30 seneye ve ilerleyen teknolojiye rağmen sanırım daha iyisi, daha doğrusu daha gerçekçileri görülmemiştir. Bu anlamda Kurosawa, kariyerinin sonlarından yapabileceğinin zirvesine ulaşır ve sinemasını tam anlamıyla gerçekleştirir.

Şiirsel Bir Anlatım

Filmin derdine gelince de gurur, dürüstlük, ihanet, sadakat, onur gibi kavramları Kurosawa’nın dili ile perdeye görürürüz. Şiirsel bir anlatımın da olduğu film, iktidar mücadelesi içerisinde her türlü iki yüzlülüğün resmini çizer. Hataların büyük sorunlara yol açtığı, kararların dengesinin çok önemli olduğu ve gücün, güce sahip olmanın her şeyi mübah kılmasının mümkün olduğu durumları anlatır film. Kendi halkın ya da kendi ailenin bile ayaklar altına alınabildiği güce dayalı bir düzenin, önünde sonunda kendini yok edeceğini de vurgular Kurosawa. Burada din konusuna da bulaşmaktan geri durmaz büyük usta. Onu da o karmaşa arasında, bir isyanın dile getirilişi olarak verir, diyaloglar ile destekler ve sonuç hanesine ölüme yaklaşırken Tanrı’yı da karşısına alan insanları yazar.  Sonunda dönüp dolaşıp gelinen dert iktidar mücadelesidir ama bu noktaya gelirken her şeyin reddi ile yol kat edilir. Sistemin, düzenin ve sömürünün devamı için gerekli olan ve kendini gerçekleştirme noktasında güce ihtiyaç duyan insanların varlığı için iktidar oldukça önemlidir. Kendi felsefesinden Nietzche’ye kadar uzanan bir yelpaze ile Kurosawa bunu peliküle aktarır. Güç, bütün elementleri ve ihtirasları ile ortadadır ve her zaman olduğu gibi asla yarar getirmez. Yok oluş tam olarak da buradan başlamaktadır.

“İnsan ağlayarak doğar ve yeteri kadar ağladığında da ölür”

“İnsan ağlayarak doğar ve yeteri kadar ağladığında da ölür” mottosu filmin can alıcı noktalarından biri konumundadır. Burada yaşam konusunda bir filozof gibi öğretiler sunan ve bilgeliğini paylaşan 75 yaşındaki Kurosawa, her kuşağın kendini  esas görmesini ve bir diğerini aptallık ya da çağdışılık ile suçlamasını da es geçmez. Oğullardan birinin vahşet içerisinde ve olayın merkezinde iken babasına söylediği şu söz adeta filmin bir özeti niteliği taşır: “  Hangi dünyada yaşadığını sanıyorsun sen! Sadakat, bağlılık bunlar karın doyurmuyor. Sayısız İnsanın kanını döktün. Hiç kimseye acımadın. Merhamet etmedin. Bizler de bu çağın çocuklarıyız. Bu kaostan en çok biz zarar gördük. Ama benden hala sadakat bekliyorsun. Benim gözümde bu, seni sadece bunak yapıyor, yaşlı bir bunak. Sen bir bunaksın.”