16.02.2018

Enemy: Kim Hayatımdaki Bu Düşman?

Farklı Sanat Dallarında Benzer Anlatım

Enemy (2013), Jose Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” isimli eserinden beyaz perdeye uyarlanan bir Denis Villeneuve gerilimi. Saramago’nun bir başka kitabınndan uyarlanan Blindness (2008)’ın ardından ikinci bir Saramago uyarlaması olan Enemy, çözümlemek için belli bir derecede çaba gerektiren bir film. Bunu Saramago’nun kapalı edebi diliyle birleşen Villeneuve anlatısına bağlamak pekala mümkün. Eserlerini olabildiğince karışık işlemeyi seven bu iki sanatçı, farklı sanat dallarında eserler veren/vermiş olan bir abi-kardeş gibi.

Villeneuve’ün sinema dünyasında şu anda tuttuğu yerle Saramago’nun kudretli edebiyat hayatı elbette karşılaştırılamaz, ama iki sanatçının anlatıları arasında bir paralellik gözlemlemek mümkün. Villeneuve, Incendies (2010) ve Arrival (2016)’dan da bildiğimiz üzere filmlerini ancak ve ancak son düzlükte çözüme ulaştırmaya yeminli bir yönetmen. Finaline kadar beynimizi ve sorgulama güdümüzü aktif tutmayı iyi beceren Villeneuve, bu güçlü silahını beyaz perdeye Saramago uyarlarken de kullanmış. Tüm film boyunca bizi ipucu kırıntılarıyla yönlendiren Villeneuve, Enemye karmaşık görünen bir sonla nokta koymuş ama bu karmaşa, bizi sonuca oluşturan tüm o ipucu kırıntıları toplanıp düzgünce dizildiğinde yerini tutarlı bir şekilde inşa edilmiş politik ve sosyolojik bir eleştiriye bırakıyor. Bu yazı, Enemyi ayan beyan çözümleyen bir yazı değil. Ama belki, filmde sinema dilinin nasıl kullanıldığını tartışarak çözümlemeye gidecek yolda izleyiciye yardım edecek bir yardımcı görevi görebilir.

Enemy’nin Gergin Dokusu

Film, bizi bir edebiyat öğretmeni olan Adam’ın (Jake Gyllenhaal) sıkıcı hayatının içine bırakarak başlıyor. Söylenmeli ki Gyllenhaal bu role muhteşem oturmuş. Soğuk, bütünleşme ve empati kurmanın pek olanaksız olduğu Adam ve Anthony karakterlerinin ikisine birden hayat veriyor Gyllenhaal. Nightcrawler (2014) ve Nocturnal Animals’da (2016) da benzer özellikler taşıyan karakterlerde gördüğümüz Gyllenhaal, kafasının içinde bambaşka bir hayat yaşayan Adam’ı (ve Anthony’i) sade bir dinginlik ve karakterin gerektirdiği rahatsız edici bir pürüzsüzlükle oynamış. Zaten Enemy, Adam’ın kafasında geçen çarpışmaları bize alegorik biçimde anlatan, soru işaretleriyle bezediği giriş ve gelişmesini koskocaman bir ünlemle sonuca bağlayan, kapalı ve soğuk bir film. Bu nedenle Gyllenhaal’a büyük iş düşmüş ve o da bu yükün altından pekala kalkmış.

Sıradanlığı daha güçlü hissettirmesi amacıyla kullanıldığına inandığım bir kirli sarı renk paletiyle başlayan Enemy, Adam’ın bir arkadaşı tarafından “maceraya çağrı” niteliğindeki öneriye uymasıyla birlikte yerini daha koyu ve donuk renklere bırakıyor. Bu değişim, renk paletiyle kendini hissettirmekle kalmayıp, film temposunu da nispeten artırıyor ve izleyiciyi o andan itibaren bir çırpıda kapıveriyor. Kaotizm dozu esasında pek yüksek olan bu hikâyeyi son derece kısık sesle, dingin ve yavaş işlemeyi tercih eden Villenuve, gerilimi izleyiciye en derinden hissettirme konusunda muhteşem bir iş çıkarmış. Filmini David Lynchvari müzik kullanımıyla da güçlendirmiş ve karakterlerin içsel bunalımlarını bir dış sese asla ihtiyaç duymadan yansıtabilen başarılı bir casting’le Enemy’i sağa sola yalpalamayan ve izleyiciyi serbest bırakmayan bir film haline getirmiş.

Nasıl İzlenmeli?

Eserlerinde karakter ismi ve başı sonu açıkça belli olan diyalogları kullanmayı tercih etmeyen karmaşık Saramago anlatısını temel alan bir Villeneuve filminin kolay anlaşılabilir olması kesinlikle beklenemezdi zaten. Bu nedenle filmi anlamaya çalışırken filmin bize ayan beyan gösterdiği gelişmelere dalmak yerine, “gerçeklik” kavramının sınırlarının zorlandığı bölümler işaretlenmeli ve Adamla Anthony arasındaki hiçbir benzerlik tesadüf denilerek geçilmemeli.

Anlatısal başarısının yanısıra sinematografik olarak da leziz rüya sahnelerinde karşımıza çıkan pek çok sembol, filmin alt metnini besliyor ve alegorik anlatının çözümlenebilmesi hususunda büyük önem taşıyor. Bu nedenle bu imgeleri ekranda görünen kendi maddesel kimlikleriyle değil de uyandırdığı hissiyatla yargılamak yapılması gereken şey. Aynı görünen bu iki karakterin esasında “aynı olmadıkları” gerçeğinin The French Lieutenant’s Woman (1981) ya da Sliding Doors’da (1998) gördüğümüz bir fiziki özellik farklılığıyla dahi altının çizilmemiş olması, izleyiciyi filmi takip ederken zaman zaman zor durumda bırakıyor olsa da, filme dair belki de en görünür ipucunu ortaya sererek aslında izleyicinin işini kolaylaştırıyor. Sürreal özellikler taşıyan sahneler esasında Adam’ın kafasında olup bitenler ve tüm bu düşünceler Adam’ın hareketlerini temellendiren yegane unsurlar. Adam’ın otoriteye, bağlılığa ve adanmışlığa dair görüşlerini hangi semboller, nasıl ve ne zaman gösteriyor? Enemy, bu ve benzer sorular sorulduğunda kendini kollarımıza salıveren ve biraz demlenmeye bırakıldığında çok daha etkileyici hale gelen bir Saramago/Villeneuve ortak işi.

Bir filmi yalnızca oynadığı süreç içinde hissedip tüketmekten sıkılan, modern ve zor filmler arayışında olan izleyiciler için Enemy doğru adres. Filmdeki sorulara ve tutarsız görünen ayrıntılara doyurucu cevaplar bulmak biraz çaba harcadıktan sonra mümkün.  Ama malesef Saramago hayatta olsa ve filmi izlese ne hissederdi, beğenir miydi yoksa nefret mi ederdi… işte bu sorunun cevabı ise hiçbir zaman bilinemeyecek.