05.01.2018

England Is Mine: İngiltere Benim

İngiltere Senin Olsun, Sen Bana Morrissey’i Ver

O Morrissey. Steven Morrissey. Nam-ı diğer Moz. Mozza. Ya da Mozzer. 80’li yıllara hüzünlü notalarıyla damgasını vurmuş efsanevi bir grubun, The Smiths’in beyni, söz yazarı ve solisti. Ama her şeyden öte o bir idol. Kendisi başlı başına bir efsane. Ancak England is Mine gibi biyografik olduğunu iddia eden bir filmin Moz efsanesinin hakkını ne kadar verdiği tartışılır.

“Manchester harika bir yerdir eğer yatağa bağlı bir sağır dilsiz isen. Ben mutsuzum. Umarım sen de mutsuzsundur.” diye yazar bir mektup arkadaşına Morrissey. Yıl 1981’dir. Filmde de kendisine yer bulan satırlar Morrissey’in kasvetli Manchester’da geçen bunalımlı gençlik günlerinin manifestosu gibidir aynı zamanda.

Sosyal Fobinin Esaretindeki Bir Deha

Morrissey’in ailevi sorunları yazdığı şarkılardan da malum. Oğluna düzgün bir iş bulup çalışması için baskı yapan ve sonrasında evi terk eden bir baba, oğluna ve kızına tek başına bakmaya çalışan anlayışlı bir anne. Çok da geçinemiyor göründüğü, ayrı tellerden çaldığı bir kız kardeş. Genç Morrissey kendisini çoğu zaman hapsettiği odasında plaklar, kitaplar ile çevrili olarak yaşamakta ve annesinin kendisine aldığı daktilo ile Manchester gecelerinde izleyip dinlediği müzik grupları hakkında yerel gazete ve dergilere eleştiriler göndermektedir.

Aşırı derecede utangaç olan, hatta ağzından laflar kerpetenle alınabilen Morrissey’in başta tek bir arkadaşı vardır o da Morrissey’i kabuğundan çıkmaya her fırsatta zorlayan Katherine’dir. Aslında film boyunca arkadaşlarının hepsinin kadın olduğunu görürüz. Katherine ile yolları bir şekilde ayrılınca karşısına sanatçı Linder çıkar. Bu arada işyerinden sinir bozucu Christine’i de unutmamak lazım. Evet, kırılgan/kızgın/kırgın şarkıların efendisi Morrissey gayet sıradan, masa başı bir işte çalışmaktadır ve bu durum hayli canını sıkmakla beraber bunu değiştirmek için pek de bir girişimi olduğu söylenemez.

Yönetmenin ilk uzun metrajı olan aynı zamanda senaryosunu da yazdığı film Morrissey’in ev, iş, ve konserler arasındaki hayatı ekseninde dönerken beyaz perdede acılarla yoğurulmuş başka bir deha portresi çizmeye çalışıyor.  Ancak böyle klişe bir konuya nasıl bir yenilik getirdiği tartışılır. En önemlisi Morrissey gibi müzik endüstrisinde bir döneme damgasını vurmuş, başka pek çok sanatçıya ilham olmuş bir figürün kendine özgü ışığını yansıtamadığını söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında film sanki Morrissey’in bir döneminin biyografisi değil de Manchester’da 80’li yıllarda acı çeken tüm depresif gençlere yazılmış bir ağıt gibi duruyor.

The Smiths Şarkıları Beklemeyin

Manchester’da keşfedilmeyi bekleyen bir yetenek olarak duvarlarını Oscar Wilde, James Dean ve David Bowie posterlerinin süslediği odasında takılmayı tercih eden Morrissey için arada bir patlattığı soğuk ve ironik esprileri de olmasa son derece sıkıcı bir karakter bile denebilirdi. Neyse ki Morrissey’in müziğine aşina olanların hemen tanıyabileceği kimi şarkı sözlerinin film boyunca aralıklarla serpiştirilmiş olması filmde The Smiths parçaları dinlemeyi umup hüsranla dönen hayranlarını teselli edebilecek nitelikte.

Filmin başrolünde Dunkirk’den hatırlayabileceğiniz Jack Lowden var. Fiziksel olarak Morrissey’e hiç benzememekle beraber bu efsanenin hakkını vermek için gerçekten çok çabalıyor görünüyor ancak kendisine verilen malzeme belli ki onu belirli sınırlar içinde tutuyor ve geri çekiyor. Yalnız Morrissey’in o ünlü utangaçlığının altında yatan “ben hepinizden iyiyim” şeklindeki gizli özgüvenini de vermekte oldukça usta. Morrissey’in halen görüştüğü yakın arkadaşını canlandıran, Downton Abbey’den hatırlarda kalan Jessica Brown Findlay ise hayat dolu Linder karakteriyle bu sepya filme umulmadık bir renk katıyor.

Sonuç olarak, England is Mine Morrissey hayranlarının zaten kaçırmayacağı, biraz da özellikle onlara hitap etmeye çalışan bir film. Ancak genç bir dehanın bunalımlarını, dünyanın en ünlü pop yıldızlarından biri olma yolundaki sancılarını yansıtmaya çalışırken ipin ucunu kaçırarak zaman zaman kendi kendini tekrara düşüyor. Bu yüzden aslında filmin sonlarında arz-ı endam eden Johnny Marr ile kurduğu The Smiths’in oluşum sürecine de şahit olabilseydik keşke diye düşündürüyor. Morrissey’in onayını bizzat almayan bu hayli etkisiz güzelleme hayal kırıklığına uğratabilecek olsa da meraklısına tavsiye edilir.