23.05.2016

Weekend: Eşcinsel Sinemasının “Before Sunrise”ı

2009’da “Greek Pete” ile bir erkek fahişenin hayatını anlatarak sinemaya adım atan İngiliz yönetmen Andrew Haigh, ikinci filmi Weekend ile bu sefer 48 saat içinde geçen etkileyici bir aşk hikayesine imza atıyor. Özellikle son yıllarda daha çok ön plana çıkmaya başlayan ve geçtiğimiz yıl La vie d’Adele (2013), L’inconnu du lac (2013) gibi tartışmalı, sansasyonel ama sinemasal açıdan güçlü örnekler veren LGBT sineması içerisinde doğallığı ve naifliğiyle apayrı bir konumda değerlendirilmeyi hak ediyor Weekend. 2011 tarihli olmasına rağmen iki yıl önce !f İstanbul kapsamında gösterilip çok beğenilen bu filmin takipçisi olup vizyona girebilme şansı yakalamasında Bir Film’in ve Başka Sinema’nın önemi büyük.

Bir akşam yakın arkadaşının evde verdiği partiden sonra tek başına eşcinsellerin yoğun olduğu bir gece kulübüne giden Russell (Tom Cullen), orada Glen (Chris New) adında biriyle tanışır ve geceyi beraber geçirirler. Bir nevi “Boy Meets Girl” (1984) diyen Leos Carax’a inat “Boy Meets Boy” durumu var. Cinsel çekimin neden olduğu tek gecelik ilişki olarak değerlendirebileceğimiz durum, ikilinin sevişmeyi bırakıp konuşmaya başladıkları anlarda çok farklı noktalara gidiyor. İlk yirmi dakika boyunca bu ilişkinin “tek gecelik” olarak kalacağına dair kesin bir inancımız olmaya başlıyor. Çünkü Russell ve Glen’in oldukça farklı insanlar olduğunu anlıyoruz. Glen’in açık sözlü, serseri ruhlu ve hiçbir şeyden memnun olmayan karakterine tezat olarak Russell, çok daha çekingen ve içinde bulunduğu dünyayı olduğu gibi kabul edip mutlu olabilen biri. Sarhoşluğun da etkisiyle geçen bir gecenin sabahında Russell’ın, Glen’in davranışlarına aşırı tepki vermesi bir nevi “farklı dünyaların insanlarıyız” ya da “bir daha görüşmeyelim” tarzı bir replikle sonuçlanacak beklentisine giriyoruz. Yönetmen Haigh’ın ikilinin beraber geçirdikleri geceyi izleyiciye göstermeyip sabah uyandıkları ana tanıklık ettirmesi ve yatakta Glen’in suratını kadraja çok geç alması da bu soğukluğu ve yabancılaştırıcı etkiyi besliyor. Fakat sonrasında Haigh, sanki sihirli bir dokunuş yapmışçasına iki zıt karakteri birbiriyle devamlı konuşturarak yavaş yavaş hayatlarına duygusal etkiyi serpiştiriyor ve iki günün sonunda, özellikle finalde bu duyguyu tavan yaptırarak “Before Sunrise” (1995) etkisi yaratıyor.

Weekend, temel çatışmasını aşkın politize edilip edilmemesi üzerine kuruyor. Eşcinsel sineması örneklerinin çoğalmasıyla birbirlerinin aynı, farklı bir şey söylemeyen filmlerin artması doğru orantılı oldu kuşkusuz. İçlerinden sıyrılan güçlü filmler hatta başyapıtlar çıksa da birçoğu temelde LGBT normları içerisindeki her şeyi politikleştirmek tavrını ön plana sürdü. Bu bağlamda Glen, sanatla ilgilenen bir insan olmanın etkisiyle aşkı da dahil olmak üzere her şeyi bağırarak söylemek isteyen, bu konudaki hiçbir yürüyüşü, eylemi kaçırmayan bir yönetmen gibi. Beraber olduğu gay insanların ses kaydını alıp sanat projesi adı altında tüm insanların dinlemesini istemesi bile “özel”ini politikleştiriyor. Russell ise kendisine laf atılsa da, yaşam tarzı heteroseksüeller ve muhafazakarlar tarafından “cehennemlik” olarak nitelendirilse de bu umurunda bile değil, yaşamak istediği şeyleri gizli kapaklı da olsa yaşaması onu mutlu etmeye yetiyor. Bu iki farklı insanın duygusal finalde aynı zamanda birbirlerini değiştirmesi ise filmin dramatik yapısı içerisinde bir zirve niteliği taşıyor. Glen’in beraber olduğu insanlar içinde ilk defa birinin ses kaydını ona geri vererek politikadan uzaklaşıp “özel”ini geri kazanması ve “özel”e saygı duyması, Russell’ın ise toplum içerisinde sevdiği insanla öpüşememe korkusunu yenerek tüm ıslıklara ve hakaretlere rağmen büyük bir cesaret örneği göstermesi “aşk”ın katıksız gücünü gözler önüne seriyor.

İngiliz aktörler Tom Cullen ve Chris New’ün performansları filmin sürükleyiciliğine ve duygusal açıdan inandırıcılığına etki eden en önemli faktörlerden biri. Tom Cullen, gerçek hayatta eşcinsel olmamasına rağmen “gay” bir karakterin kimliğini mimik, beden dili ve tonlamalar açısından normalde eşcinsel olan Chris New’den çok daha güçlü ve inandırıcı bir şekilde üzerine giyiyor. Cullen’in ikinci oyunculuk deneyimi olan Weekend filminden sonra üç dizide ve üç sinema filminde oynaması başarısını kanıtlar nitelikte. Chris New ise ilk profesyonel oyunculuk deneyiminde göze batmayan, yeterli ama Cullen kadar güçlü olmayan bir performans sergiliyor. Weekend sonrasında herhangi bir filmde yer almamış fakat 2014 tarihli “A Smallholding” isimli bir film yönetmiş. 120.000 pound gibi çok düşük bir bütçeyle eşcinsel sinemasının 2000 sonrasındaki en önemli örneklerinden birine imza atan yönetmen Andrew Haigh, muhtemelen üçüncü ve sonraki filmlerinde de benzer temalar üzerinden doğal ve çarpıcı hikayeler ortaya koymaya devam edecektir. LGBT sinemasının kimi “büyük” oynayan gösterişçi yapımları yanında arada böyle “küçük ama köklü” filmlere her zaman ihtiyaç var. Weekend ’in uluslararası festivallerde kazandığı 19 ödül muhtemelen birçok sinemacıya örnek olmaya devam edecektir.