28.05.2017

SİNEFİL GÜNLÜĞÜ: Even Dwarfs Started Small (1970)

Ali ÇALIŞKAN

Cücelerin ortalığı talan edip mini bir ‘kaos’ çıkardığı bir film izlemek ister misiniz? Bahsettiğimiz bir Herzog filmi olduğundan cevabınızın kolay kolay ‘evet’ olacağını sanmıyorum. Herzog, daha ikinci filminde, isminin önüne sıklıkla konulan ‘arıza yönetmen’ sıfatını sonuna kadar hak eden bir ‘tuhaflık geçidi’ yaratıyor çünkü… Engellileri konu alan alışageldiğimiz filmlerden bambaşka bir dünya oluşturup, o ‘alıştıklarımızı’ paramparça etme derdinde olan bir film “Even Dwarfs Started Small”. 

Bir bakıma, yine bu film gibi zamanında bolca tepki alan Tod Browning’in”Freaks”ini anımsayabilirsiniz ama Herzog’un işinin, ulaştığı nokta açısından bu alanda her açıdan ‘tek’ olduğunu belirtelim. Bir enstitüde ya da küçük bir kasabada (tam olarak neresi olduğu belirtilmiyor), üstlerine karşı ayaklanma başlatan cücelerin birkaç saatini anlatan bu düşük bütçeyle kotarılmış siyah-beyaz film, 100 dakikaya yakın süre içinde izleyiciyi rahatsız etmeyi fazlasıyla başarıyor. Cüceler, adaletsizliğin kol gezdiği kasabalarında önce yine kendileri gibi cüce olan yöneticiyi kapana kısıp rehin alıyorlar, daha sonra da hem hayvanlara hem de bitkilere zarar vermeye başlıyorlar. Yani bir nevi ‘cüce hareketi’ karşımızdaki! 

Bitkilerin talan edilmesi, çarmıha gerilen maymun dahil diğer hayvanların eziyet görmesi ‘cüceler’ için tam bir ‘şölen’ unsuruna dönüşüyor. Üstelik görme engelli bir arkadaşlarını da taciz ediyorlar bu süre zarfında. Tamamen  ‘kontrolden çıkan’ cücelerin  dinmeyen kahkahaları ve aşırılıkları seyirci için epey asap bozucu aslında. Bu zamana kadar çoğu eserde ‘sevimlilik’ abidesine dönüşen ‘cüce tanımı’, Herzog’un aykırı bakış açısı sayesinde pek girilmemiş bir yola sapıyor.

‘Cücelerin kaosu’ olarak adlandıracağımız bu basit olay dizisi, aslında toplumdaki farklı ya da ‘öteki’ diye tabir edilen bireylerin isyanı olarak yorumlanabilir. Yani Herzog’un her zaman derdi olduğu o ‘normallik’ tanımına tam anlamıyla ‘giriştiği’ düşünülebilir. Ama filmin amacına ulaşan bir otorite eleştirisi olduğu da bariz ki bu filmi geniş okumalara müsait bir eser haline getiriyor kuşkusuz.

Yine de siz alt metinlerini boşverip filmin ‘rahatsız ediciliğinde’ kendinizi sınayabilirsiniz. Özellikle sandalyeye bağlanmış bir cücenin kameraya dakikalarca korkunç kahkahalar attığı sahnelerde izleyicinin sabır sınırlarını epey zorluyor Herzog. Aynı şey final sahnesi için de geçerli. Filmin başlarında, diğer arkadaşları tarafından zorla bir başka cüce-kadınla ‘cinsel birleşmeye’ zorlanan yaşlı adamın ‘başkaldıran’ kahkahası,  bu deneysel cüce manifestosuna mükemmel bir son armağan ediyor. 

Geriye, elbise giydirilen böcekler, oraya buraya atılan zavallı tavuklar, ‘yemek’lerle oynanan oyunlar, şoför olmadan kendi etrafında daire çizen ve boğa güreşi oynanan eski model araba, susmak bilmeyen bir yönetici, gülme krizine yakalanan cüceler ve karakterler gibi ortalıkta delicesine koşturan ‘kamera’ kalıyor. Yani bunca şeyden sonra bu filmin herkese göre olmadığını söylemeye gerek var mı?