03.06.2017

!f Bağımsız Filmler Festivali Günlükleri – 5

I Smile Back

Çıkışsızlık öyküsü anlatan I Smile Back, seyirciyi rahata erdirmeyen bir film. Dibe çöküp sonra çıkış arayan ve bulan bir karakter hikâyesi izletmiyor insana. Dolayısıyla siz de Laney (Sarah Silverman) gibi boğulduğunuzu hissedebilirsiniz. İllaki gerçekçi diye nitelemek yerinde olmayabilir bu filmi ama umutsuz olduğu kesin.

Seçil TOPRAK

MA

Keşif yarışmasındaki filmlerden biri olan “MA”, koreograf bir yönetmenin ellerinde çıkmanın bir yandan avantajlarını barındırırken, bir yandan da sıkıntılarını çekiyor. Modern dansın estetik görünüşünden yararlanan film, diyalog kullanmamasından kaynaklı olarak belli bir süre zorlayıcı bir filme dönüşüyor. Film dini temalar üzerinden ilerleyerek çok şey söylese de, çoğunlukla bu konuda mtaforlara başvurduğundan her kitleye hitap etmiyor. Tamamiyle soyut bir dans filmi olarak nitelendirebileceğimiz MA, adını da Mary’nin ilk harfinden alarak farklı okumalara açık bir sinema deneyimi sunuyor. Herkes için olmayan filmi, deneysel işleri sevenlerin denemesi gerekir.

Haktan Kaan İÇEL

Listen to Me Marlon

Öncelikle Marlon Brando sevenlerin mutlaka izlemesi gerek bu şahane belgeseli. Yönetmen Stevan Riley, Marlon Brando’nun hayatından birleştirdiği parçalarla o kadar bütünlüklü bir hikâye sunuyor ki izleyiciye, hem sinemasever hem Brandosever olarak etkilenmemek imkânsız. Üstelik bunu yaparken de aradan çekilip sizi bu muhteşem oyuncu ile beraber bırakıyor. Marlon anlatıyor, siz izleyip dinliyorsunuz. Bir sinemasever daha ne ister ki?

Seçil TOPRAK

Love

Noe filmlerine aşina olanlar bilirler; Noe, her zaman filmlerinde insanların görmezden geldiği, kulağını tıkadığı mevzuları işler hatta işlemekle kalmaz seyircinin gözüne gözüne sokar. İşte bu kez de seksi en saf haliyle perdeye taşımış Neo. Bunu yaparken ne kadar cesursa bir o kadar da incelikli davranıyor ayrıca. Filmin seksi sunduğu her bir an buram buram estetik kokuyor. Love hiçbir şekilde kör göze parmak sokan, seks sahnelerinin, çıplaklığın istismar edildiği bir film değil asla. Aksine bir aşk melodramı. Hem de sonunda gözyaşlarınıza hâkim olamayacağınız neredeyse garanti bir melodram.

Tuba BÜDÜŞ

No Home Movie

Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan feminist sinemanın öncülerinden Chantal Akerman, annesinin hastalığının son dönemlerinin kaydından oluşan No Home Movie adlı yapıma imza atmıştı. Artık hayatta olmayan annesine adadığı belgesel, aslında Chantal ile annesi arasındaki ilişkinin çok özel bir kaydı. Akerman bu aslında çok özel videoyu insanlar ile paylaşarak yönetmen kimliğinin onun hayatının anlamı olduğunu ortaya koyuyor. Akerman filmografisinin belki de izlemesi en zor filmi olan No Home Movie, bir yandan da en samimi olanı. Zaman ve mekân kavramına getirdiği olağanüstü yorumunu No Home Movie’de zirveye taşıyan Akerman, sadece annesinin değil aslında kendisinin de son zamanlarını kayda almış oluyor böylece.

Tuba BÜDÜŞ

Naciye

Naciye, festivalin Karanlık ve Köşeli Bölümü’nün yerli yapımlarından. Her ne kadar ülke sinemasındaki korku filmi anlayışına ters bir film olarak takdiri hak etse de eksikliklerini görmezden gelemeyiz. Büyükada’da bir evde yaşanılan korku dolu anlar, bugüne kadar metafizik öğelerden beslenen filmlerin aksine tamamen gerçekçi bir zeminde temelleniyor. Büyükada ve eski yapı ev, mekân olarak oldukça doğru tercih, görüntü yönetimi mükemmel bir atmosfer yaratıyor. Derya Alabora gibi başarılı bir oyuncu neredeyse filmin tüm yükünü sırtlıyor. Lakin tüm bu olumlu anlamda sayabileceklerimizin hepsini silecek bir eksiklik var. O da ne yazık ki senaryo; filme maalesef hak ettiği ölçüde bir senaryo yazılmamış olduğu anlaşılıyor. Hiç susmayan müzik kullanımı ise filmin bir diğer önemli handikapı. Oysaki her şey çok daha güzel olabilirdi.

Tuba BÜDÜŞ

A Bigger Splash

Luca Guadagnıno’nun yine bir Tida Swinton’lı filmi A Bigger Splash, birbiri ile aralarında bağ olan dört kişiyi bir araya getiriyor. İlk başta her şey düzgün ve huzurlu gibi gözükürken filmin ilerleyen süresince durum değişmeye başlıyor. Eski ilişkisini unutmamış Harry, hayatla ve buna bağlı olarak insanlarla barışamamış genç kız Penelope, huzurlu bir hayat yaşayan Marianne ve Paul’un hayatına adeta bomba gibi düşerler. Kendilerini bir limana sığınmış gemi misali dinginliğe bırakan çiftin zamanla ayrı zamanlar geçirerek çözüldüklerine şahit olunuyor ne yazık ki. Fakat Guadagnıno, her şeyi öylesine güzel tamamlıyor ki, sonunda seyirciye büyük bir tatmin duygusu yaşatıyor. Birbirinden etkileyici müzikleri, insanı yeniden yaratacak doğallıkta mekânları, muhteşem oyunculukları ve kurulmuş güçlü çatışması ile en iyilerden biri A Bigger Splash.

Tuba BÜDÜŞ

Ceset

Filmin başından itibaren İhsan karakterinin yalpalaya yalpalaya oraya buraya gitmesini izliyoruz. Yönetmen karaktere sadece, onun “tuhaf” cinsel yaşamını göstermek istediğinde yaklaşıyor. Diğer sahnelerin neredeyse hepsinde uzaktan izliyoruz İhsan’ı. Çevresindeki insanlarla ilişkisini, günlük rutinini, dışarıdaki mutlu çiftlerle arasındaki tezatlığı uzaktan izliyoruz. Bu, son dönem Türk Sineması’nın en büyük zehri sanırım. Bir türlü kurtulamıyoruz Nuri Bilge Ceylan’ın kendine özgü bir sinema dili yaratmak için tercih ettiği bu anlatım yönteminden. Üstelik Ceylan, hayata dair küçük şeyleri anlatırken kullanıyor bunu. “Ceset” filmi ne yapıyor? Nekrofili gibi sert bir konu üzerinde duruyor. Bunu yaparken de yapılabilecek en anlaşılması güç şeyi yapıyor; genel planlarla karakterle seyircinin arasındaki mesafeyi arttırıyor. Üstelik onun filmle hiç alakası olmayan günlük rutinini uzattıkça uzatarak filmi daha da sorunlu hale getiriyor. Yanlış alınan kadrajlar, muhtemelen tesadüfen çekilmiş planlar sadece komik bir hale sokuyor filmi. Film, hikâyesindeki sert meseleden değil, kötü yönetiminden rahatsız etmeye başlıyor seyirciyi. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olabilir bu, evet. Ama figürasyona bile hâkim olamayan bir oyuncu yönetimi var burada. Figüranların çoğu açıkça kameraya bakıyor. Bu, çekim sırasında fark edilmemiş bile! Oyuncuların zaman zaman teatrale kaçan, zaman zaman anlaşılmayan oyunculuklarına hiç değinmiyorum bile. Sırf karakterin iç buhranının nedenlerini somutlaştırmak için hikayeye dahil edilmiş x –ray filmi memuru ve ev sahibesi var ki, her sahnede gülesi geliyor insanın! Kısacası “Ceset”, hayatın hiçbir gerçeğinin üzerine oturmayan senaryosu, kötü yönetmenliğiyle ‘Nasıl kötü bir film çekilir?’in dersi niteliğinde. Nekrofilinin, ancak ezilmiş insanlarda görülebileceği şeklindeki ana fikri ve baş karakterini bir cesede aşık edip karakter değişimine uğratması uzun süre çıkmayacak zihinlerden. “Zeynep’in Sekiz Günü”nde siyah beyaz başlayan filmin, sepya, sonra renkliye dönmesi kadar dahiyane bir buluş! “Mavi Dalga”dan beri bu kadar kötü bir yerli film izlememiştim.

 Alican YILDIRIM