28.05.2017

ELEŞTİRİ: Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Çiğdem Vitrinel, 2011’de iki kadın ve bir erkek arasındaki gerilimli atmosferi işlediği ilk filmi Geriye Kalan ile 48. Altın Portakal Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle dönerek adını duyurmuştu. Henüz ilk filmiyle yönetmen ödülü alarak yaptığı büyük çıkıştan sonra üç yıl sinemaya ara veren Vitrinel, İlhami Algör’ün 70 sayfalık kısa romanı “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”yu aynı isimle beyazperdeye uyarladı. Geçtiğimiz Ekim ayında düzenlenen 51. Altın Portakal Film Festivali’nden “En İyi Sinematografi” ödülüyle dönen film, hem ülkemizdeki aşk filmlerine yeni bir soluk getirip getirmeyeceği, hem de sanat filmlerinin yanında bir aşk filminin görüntü yönetimi ödülü almasıyla epeydir kendini merak ettiriyordu. Çiğdem Vitrinel, yarattığı bu beklentinin hakkını sonuna kadar vermiş ve Geriye Kalan’ın da üzerinde, Türk sinemasında ileride adını klasikler arasına yazdıracak kadar etkili bir aşk filmine imza atmış.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, aşk filmlerimiz içerisinde tamamen erkeğin bakış açısıyla anlatılmış nadir filmlerden olma özelliği taşıyor. Çiğdem Vitrinel’in erkeğin dünyasına son derece hakim gözlemleri, orta yaş bunalımındaki yalnız ve henüz romanı çıkmamış bir yazar karakterin içsel dünyasında yaratıcı hamlelerle şekil buluyor. Erkeğin dış sesleri eşliğinde bir yazarın çalkantılı iç dünyasına girerek onun aşkı arayışına, ilişkilere dair gözlemlerine, sormak isteyip soramadıklarına, düşünüp de yazamadıklarına, gizli kıskançlıklarına, hayallerinin ve korkularının rüya şeklindeki dışavurumuna tanıklık ediyoruz. Yazar bir erkeğin kafasındaki “ideal kadın” portresi sürreal ve tutkulu bir rüyayı andıran takip sahnesinde şekilleniyor. “Kadının yüzünü göremiyorum” diyor yazar, tıkanıyor, ta ki Müzeyyen’le karşılaşıncaya kadar.

Vitrinel, günümüz ilişkilerine, çiftlerin birbirlerine bakışlarına, gülüşmelerine, konuşmalarına odaklanan yakın plan ayrıntı çekimleri, Geriye Kalan’da olduğu gibi gri tonların hakim olduğu bir sinematografi içine yerleştiriyor. Kimi zaman karakterlerin birbirleriyle bakışmalarını, öpüşmelerini pencereden parlak bir güneş ışığını tam yüzümüze doğru yansıtarak kesiyor, kimi zaman ise sözcükleri sanki aşkın notaları gibi görüntüler üzerinde sabitliyor ya da hareket ettiriyor. Arif ve Müzeyyen’in birbirleriyle olan diyaloglarını ve ilişkilerinin gidişatını klişelerden uzak bir şekilde konumlandırırken, editör, aşk romanları yazarı, kahvede takılan arkadaş grubu gibi renkli karakterler ile mizah dozunu da dengeli bir şekilde ara ara ortaya çıkarıyor. Arif’in başlangıçta hep bir “suret”i araması, yüzünü göremese de zihninde “Müzeyyen” olarak konumlandırdığı o suretin peşinden koşması, o suret haricinde karşısına çıkacak olan tüm kadınlara duygusal manada kalbini kapatması yer yer Sevmek Zamanı (1965)’nı anımsatırken, yalnızlığı ve fahişe karakteriyle birlikteliği gibi anlarda biraz da Issız Adam (2008) izlenimi veriyor.

Türk sinemasında Issız Adam (2008), İncir Reçeli (2010), Romantik Komedi (2010), Evim Sensin (2012) gibi popüler aşk filmlerinin revaçta olduğu bir dönemde ana akım formüllere uzak, izleyiciyi ağlatmak ya da güldürmek için şablonculuğa kaçmayan tür filmleri görmek elbette biz sinema yazarlarının hayali. Birkaç hafta önce vizyona giren Karışık Kaset, bu konuda önemli bir adım olsa da akmayan kurgusu, başrol oyuncularının birbirleriyle tutmayan kimyası, dış ses kullanımının tercih edilmemesinin filme zarar vermesi gibi sorunlarıyla tam bir başarı olmayı kaçırmıştı. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku ise kuşkusuz Karışık Kaset’e oranla özellikle sinematografik tercihleriyle daha art-house bir aşk filmi. Bir aşk filminde başrol olarak Erdal Beşikçioğlu tercihi, dış ses kullanımının karakterin duygu dünyasını çeşitlendirecek şekilde kurulması, akıcı kurgusu, başrol oyuncularının mükemmel uyumu gibi faktörler özlemini duyduğumuz türde bir aşk filmine zemin hazırlıyor. Müzikleri ve şarkıları asla seyirciyi sömürmek için kullanılmıyor, aksine filmin doğru noktalarında duygusuna etki eden güçlü bir fon niteliği taşıyor. Finalinde çok doğru bir hamle yaparak “seyirciyi ağlatmayan aşk filmi” olarak hafızalara kazınacak olması da ayrıca önemli.

Erdal Beşikçioğlu’nun bugüne kadarki sert adam profilinden ziyade Arif karakterine içsel ve duygusal açıdan getirdiği yorum filmin duygusuna adeta başka bir boyut kazandırıyor. Başrolde genç kızların çok sevdiği, aşk filmi için belli bir kitlesi olan, günümüzün popüler 30’lu yaşlardaki aktörlerinden birini oynatmaktan ziyade orta yaşlarda ve Behzat Ç. kimliğiyle özdeşleşen Beşikçioğlu’nu oynatmak riskli ama çok doğru bir tercih olmuş. Sezin Akbaşoğulları, mimikleriyle, renkli yorumuyla hem karizmatik hem soğukkanlı, hem aşık olunacak hem nefret edilecek Müzeyyen karakterine belki amaçlanandan bile daha marjinal bir kimlik kazandırıyor. Her şeyden önemlisi Erdal Beşikçioğlu ile kimyaları son derece uyumlu. Yan karakterlerde Ege Aydan özellikle tuvalette geçen sahnede akılda kalıcı bir performans ortaya koyarken filmin esas sürprizi İKSV Uluslararası İstanbul Film Festivali Direktörü olarak tanıdığımız Azize Tan’ın “yayıncı” rolündeki kısa varlığı oluyor. Sinemamızda çok sık rastlamaya başladığımız yapımcı – yayıncı karakterler içerisinde en akılda kalıcılardan biri olacağına şüphe yok.