14.11.2020

Fehmi Öztürk İle ilk Kısa Metrajı “Free Fun” Üzerine

Sinemaya yeni atılan bir yönetmen için hiç kuşku yok ki kısa veya uzun olsun çekilen ilk filmin çok büyük bir değeri vardır. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Radyo-TV Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra Türkiye ve yurt dışında birçok projede çalışan ve yönetmenlik görevini üstlenen Fehmi Öztürk, Yer Gök Aşk, Bizim Hikâye, Gülümse Yeter ve daha pek çok başarılı projelerin yardımcı yönetmenliğini yapmış bir isim. Free Fun ise kendisinin sinemaya adım attığı ilk filmi.

Filmin geçtiğimiz mart ayında D.C. Independent Film Festivali ile başlayan festival yolculuğu irili ufaklı birçok festivalle devam etti ve şimdilik ise son durağı 39. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Kısa Yarışma’sı oldu. Biz de Öztürk’ün ilk kısa metrajı olan Free Fun üzerine gerçekleştirdiğimiz bir röportaj ile filme dair merak ettiklerimizin cevabını aradık ve yönetmenin bir sonraki projesini konuştuk. Hazırsanız sözü daha fazla uzatmadan bu keyifli röportaja başlayalım. Keyifli okumalar…

“Free Fun” yönetmenliğini yaptığınız ilk kısa filminiz. Bu filmi çekmeye sizi iten ne oldu? Filmin hikâyesini yazmaya nasıl başladınız?

Aslında bir şarkının ilham vermesiyle başladı hikâye. Uzun süredir kafamı meşgul eden toplumsal rollerin toplumsal bir oyun olmasından yola çıkarak hikâyeyi kurdum. İnsanın kendi gerçekliğinin bir oyuna dönüşmesi fikriyle de şekillendi ve toplumsal oyun ile insanın gerçekliği arasındaki o gizli ilişkinin eğlenceli hikâyesine dönüştü.

Filmin senaryosunu ne kadar sürede yazdınız ve çekimler ne kadar sürdü?

Fikrin aklıma gelmesi ve filmin tamamlanması toplamı yirmi gün sürdü. Fikir aklıma gelir gelmez hikâyeleştirip senaryolaştırdım. Normalde dizi yönetmenliği yaptığım için benimle birlikte çalışan bir ekip olduğundan ekip kurmakta zorlanmadım. Serdar Gözelekli ile birlikte yapımcılığı birlikte yaptığımız için, fon bulmak için de zaman kaybetmedik, kendi paramızla yaptık. Filmin çekimi bir gün sürdü. Haftada iki saat bölüm çekmeye alıştığımız için hızlı ve pratik bir ekibiz. Bu yüzden de rahatlıkla halledebildik. Filmin çekiminden çok filmin ön hazırlığı ve post prodüksiyon süreci zaman aldı.

Film, beş dakikalık süresine rağmen seyirciye büyülü bir dünyanın kapılarını açarak ışık, ses, müzik, renk, kostüm, makyaj ve koreografinin de muhteşem uyumuyla görsel bir şölen sunuyor. Tüm bu teknik ayrıntıları bir araya getirmek size, oyunculara ve diğer teknik ekibe ne gibi sorumluluklar yükledi?

Var olmayan bir dünya yaratmak işin en keyifli kısmıydı. Her zaman setin eğlenceli olduğu düşünülür, ama filmi tasarlamak daha eğlenceli geçti. Film, olmayan bir dünyada geçtiği için bir tasarım gerektiriyordu. Bu yüzden kostüm, makyaj, aksesuarlar, maskelerle tek tek ilgilendim. Yarattığımız dünyaya hizmet etsin istedim. Aslında kimseye büyük sorumluluklar yüklememeye çalıştım bu dünyayı kurarken. Çoğu sorumluluğu kendim almaya çalıştım çünkü herkes orada gönüllü olarak vardı. Sadece hayalimdeki dünyayı onlara anlatıp o dünyanın içinde tüm ekiple oyun oynamak istedim. Oyuncularından teknik ekibine herkes arkadaşım olduğu için orası hepimizin oyun alanı oldu. Otuz beş yaşımda Süper Mario’larla, prenseslerle, Mortal Kombat karakterleriyle, arkadaşlarımla birlikte oyun oynadık. Filmin bence esas enerjisi, bunu kendi oyunumuza çevirip eğlenmemizdi. Koreografi konusunda Tuvana Türkay ve Mustafa Kınalı’nın eşsiz yeteneklerine teslim oldum diyebilirim. Çalışmış olmalarına rağmen çekim günü biz çalıştık ama doğaçlama yapmak istiyoruz dediler. Önce biraz kaygılandım “Nasıl olacak bu iş” diye, sonra “İyi ki de doğaçlama olmuş” diyorum çünkü kendileri de beklemedikleri bir kavganın içinde olmadıkları için tepkileri çok gerçekti.

Filmdeki başrol karakteri “Kika”nın isminin hikâyesi nereden geliyor?

Kika, aslında Kika’yı canlandıran oyuncumuz Mustafa Kınalı’nın Drag performans yaparken kullandığı performans ismi. Hikâyenin karakterini yaratırken Kika ilham kaynağımdı. Arkadaşım olduğu için de onu düşünerek yazdım. Mustafa’nın ise Kika ismi Pedro Almodovar’ın Kika filminden geliyor.

Bir “kaçış” olarak gördüğümüz sanal dünya gerçekten bizlere özgürlük mü sağlar yoksa “özgür” olarak gördüğümüz başka bir sınırlı dünyanın kapılarını mı açar?

İnsanın kendi özgürlüğünü kendinin sağladığını düşünüyorum. Nerede olursak olalım, kendimizi gerçekleştiremezsek başkalarının ya da başka düşüncelerin tutsağı olarak kalırız. Önce kendi zihnimizi özgürleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

“Kendini gerçekleştirme” yolunda yaptığımız bazı eylemler “toplum ve aile içindeki normlar” ile çelişebiliyor. Film de bu konuda seyircinin zihninde birçok soruyu filizlendiriyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz neler?

Kendini gerçekleştirebilmek, bence insanın kendi zihnindeki sesleri susturabilmektir. Her eylemimizde ya da her düşüncemizde zihnimizde birçok ses duyarız. Bazen babamızın bazen annemizin bazen patronumuzun bazen sevgilimizin… Genellikle bu sesler onay/kabul sesleridir, o seslere onaylanmak isteriz. Bu sesler ister sanal dünyada isterse gerçek dünyada susturulmadıkça özgür olamayacağımızı düşünüyorum. Her türlü gerçeklikten kaçabiliriz ama kendi gerçeğimizden kaçamayız. Kika’nın hikâyesi gibi görünse de Free Fun, Kika kadar babasının da hikâyesidir ve aynı evde yan yana olan baba oğlun kendi gerçeklik arayışlarının, toplumsal oyunun içindeki tutsaklığıdır.

Bir sonraki projeniz “Bir Annenin Sonatı” hakkında ufak tüyolar alabilir miyiz? Film bizlere ne anlatacak?

Free Fun, aile üçlemesinin ilk filmiydi ve “baba”yı anlatıyordu. İkinci film Bir Annenin Sonatı ise “anne” ekseninde bir film. Bir anne kız hikâyesi anlatmaya çalıştım bu sefer de. Ingmar Bergman’ın Höstsonaten (Güz Sonatı) filminden yola çıktım. Ingrid Bergman’ın canlandırdığı Charlotte karakterini Bir Annenin Sonatı’nda Hatice Aslan, Liv Ulmann’ın canlandırdığı Eva karakterini de Nesrin Cavadzade canlandırdı bu sefer. Güz Sonatı filmindeki kızın annesinden intikam almasını, filmi ilk izlediğim andan itibaren istemiştim ve “Bir Annenin Sonatı” ile intikamını aldırmaya çalıştım. Yine olmayan bir atmosfer içinde geçiyor hikâye. Filmi yine bir “tasarım” içinde anlatmayı tercih ettim ve fütüristik vintage bir dünya kurmaya çalıştım. Film şu an post prodüksiyon aşamasında. Aile üçlemesinin son filmi “bebek” temasıyla Gayrı-resmi Bir Ailenin Pek Müşterek Hikâyesi’nin de ön hazırlıklarına da başlamış bulunmaktayız.