28.05.2017

33. İstanbul Film Festivali’nde Neler İzledik (1.Gün)

The Zero Theorem

Terry Gilliam, Dr. Parnassus’tan beş yıl sonra “The Zero Theorem”le yeniden karşımızda. Fakat maalesef bu karşılaşmanın pek de görkemli sonuçlandığını söylemek mümkün değil. “The Zero Theorem”in çılgın gelecek tasviri, görsel olarak bir Gilliam filminden bekleyebileceğimiz neredeyse her şeyi içerse de, izleyicinin zihninde pek bir iz bırakamayan Pat Rushin imzalı dengesiz senaryonun kurbanı oluyor. En başarılı performansları Christoph Waltz, Melanie Thierry ve David Thewlis’ten gelen filmi en azından bu konuda övmek mümkün. Waltz ve Thierry’yi gayet iyi tanıyoruz tabii, fakat Thierry’yi de radara almakta fayda var. Gilliam’la ilgili umudumuzu ise sıradaki projesi The Man Who Killed Don Quixote’a bırakmak en iyisi olacak gibi: tabii sonunda filmi çekebilirse.

Ozancan Demirışık

Şeytan Düğümü

Amerika’da küçük bir kasabada, üç çocuk vahşice katledilir. Polis, daha sonra ‘Batı Memphis Üçlüsü’ adıyla anılacak olan üç genci tutuklar ve onları şeytana tapma ayininde çocukları öldürmekle suçlar. Gerçek olaylardan esinlenen Şeytan’ın Düğümü, filmin akışına saklanan ayrıntılarla sizi koltuğunuzda kıvrandırıyor. Çoğu sahne aslında aşina olduğumuz türden. Colin Firth’in başrolünde olduğu film trajik bir hikayeyi doğru tarafından bakarak anlatıyor. 

Tolga Demir

The Babadook

Daha önce bir kısa film ve bir dizi bölümü yönetmiş Avusturalyalı yönetmen Jennifer Kent’in ilk uzun metrajı “The Babadook” maalesef yapmaya çalıştığı neredeyse her şeyi eline yüzüne bulaştıran bir korku filmi. Az da olsa umut vaat ederek başlayan film çok kısa bir süre sonra sarpa sarıyor ve seyirciyi korkutmaktan çok güldürmeye başlıyor. Konu basit: Dul bir anne küçük çocuğuna her gece masal kitapları okumaktadır ve bunların arasında The Babadook isminde, geceleri evlere musallat olan bir tür canavarı anlatan tekinsiz bir kitap da vardır. Küçük Samuel, Babadook’un gerçek olduğuna inanır ve onu saplantı haline getirir. Kâğıt üzerinde fena durmayan bu konu, çocuk oyuncu Samuel’in inandırıcılıktan uzak, itici performansı, oradan oraya savrulan sarsak senaryosu ve her şeyi koyvermiş gibi görünen yönetimiyle harcanıyor. “The Babadook” 2013’ün en kötü korku filmlerinden biri.

Ozancan Demirışık

The Grand Budapest Hotel

‘Grand Budapest Hotel’i; ‘dünyanın en güzel oyuncakçı dükkânı’ diye nitelendirsek ve adına ‘Wes’in Dünyası’ desek yeridir. Filmin içindeki görsel unsurlar o kadar zengin ki; ancak birkaç kez izlenirse, tüm detaylar yakalanabilir. Wes Anderson hem polisiye bir komedi çekmiş hem fantastik bir macera hem de büyükler için ‘çocuk filmi’.  Anderson dehası, kendi filmine şapka çıkarttırırken, aynı zamanda izleyiciyi pek çok filme getirip götürüyor. Tüm bu çağrışımlara, atlamalı zıplamalı senaryo bükümlerine, neredeyse her karede karşılaştığımız tiyatrovâri çekimlere ve karikatürize kimliklere rağmen; Grand Budapest Hotel, son derece ‘nev’i şahsına münhasır’ bir film.

İnci Tulpar

Filmin eleştirisini okumak için tıklayın