28.05.2017

33. İstanbul Film Festivali’nde Neler İzledik (2.Gün)

Life of Riley

Maalesef mart ayında kaybettiğimiz efsane yönetmen Alain Resnais’nin son filmi “Life of Riley”, Alan Ayckbourn’un aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlama (fakat filmin orijinal ismi “Aimer, boire et chanter”). Bana kalırsa filmin en büyük sorunlarından biri de bu: bir sinema filmi değil de tiyatro oyunu izlediğimiz hissinden sıyrılamayışımız. Tabii bu, yönetmenin bilinçli tercihi. Dekor kullanımında ve sahne geçişlerinde ya da oyuncuların kimi zaman fazla teatralleşen performanslarında bu tercihlerin izini görmek mümkün. Bilhassa filmin başlarında gayet ilgi çekici oln dekorlar, film ilerledikçe ister istemez monotonlaşmaya başlıyor. Bir tiyatro oyunu için ideal gibi görünen olay örgüsü de bir noktadan sonra perdede biraz bayatlıyor. Her halükarda, Alain Resnais gibi bir efsanenin ortalamanın üzerindeki son filmini sinemada izleyebilmenin bir onur olduğu su götürmez.

Ozancan Demirışık

Diplomacy

Alman yönetmen Volker Schlöndorff’un – Cyril Gely’nin aynı adlı tiyatro eserinden- sinemaya aktardığı yeni filmi ‘Diplomasi’ işte bizi bu tarihi kararın alındığı geceye götürüyor. Paris’in askeri valisi general Von Choltitz ile İsveç konsolosu Rolf Nordling’in birbirlerini ikna için geçirdikleri uzun geceyi anlatan film, festivalin en sağlam temelli senaryoya sahip filmi olabilir. Kıvrak diyaloglarla işlenen bu tarihi hikayenin her şeyi tam olmuş, ne bir eksik, ne bir fazla.

Tolga Demir

Filmin eleştirisini okumak için tıklayın

Miss Violence

Yunanistan yapımı ‘Miss Violance’, 11 yaşındaki Angeliki’nin kendi doğumgününde neden gülümseyerek pencereden atlayıp intihar ettiğini ve ailesinin neden kızlarını çabucak unutmayı tercih ettiğini anlamaya çalışıyor. Konuşulması zor konular üstüne film yapmak en saygı duyduğum tavırlardan bir tanesi. Miss Violence (Şiddet Güzeli) bunu çok ustaca bir şekilde yapıyor. Hikayeye çok uygun olarak kendi gizemini filmin ortasına kadar koruyor. Ardından ise yumruğu bozağınıza oturtuyor. Kamera açılarından, kurgusuna kadar filmin her yerinden ustalık akıyor. Tabi böyle konuları bu kadar ustaca, her anını kavrayarak izlemekse ayrıca sinir bozuyor.

Tolga Demir

Yunan yönetmen Alexandros Avranas’ın ikinci uzun metrajı “Miss Violence” hakkında söylenecek çok şey var. Belki de bunlardan en önemlisi, bilindik hatta biraz bayatlamış bir konuyu perdeye ustalıkla aktararak yeniden etkileyici bir hale getirebilmesi. Ekonomik sıkıntılardan dolayı çatırdayan aileleri beyazperdede pek çok defa seyrettik. Fakat Avranas’ın tansiyonu kademe kademe arttıran senaryosu ve bu senaryoya eşlik eden sinemasal tercihleri tabiri caizse turnayı gözünden vuruyor. On bir yaşındaki Angeliki’nin doğum gününde intihar edişiyle başlayan filmin geri kalanında aslında bu intiharın sebeplerini öğrenmeye başlıyoruz. Ailenin ahlaki ve psikolojik çöküşü başta üstü kapalı anlatılırken film ilerledikçe her şeyi şeffaflaşmaya başlıyor. Bu şeffaflığın herkese göre olmadığını söylemekte fayda var; sinirlerinizin fazlaca yıpranmasını istemiyorsanız “Miss Violence”ı pas geçmelisiniz.

Ozancan Demirışık

Claire Dolan

Amerikalı bağımsız senarist/yönetmen Lodge Kerrigan’ın 1998’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmi, insanoğlunun en temel güdülerinden yola çıkarak kentsel bir aşk hikâyesi anlatıyor. Kırkına merdiven dayamış, fahişelik yapan Claire’in bu yaşamdan kurtulmak ümidiyle tutunduğu hikaye 1998’de neyse 2014’de de o. Claire Dolan çok şey yaşamış, içine kapanık, hayattan tek bir dileği kalmış bir kadın hala. Özel bir seçkide gösterilen bu film, kendi değerinden bağımsız olarak festivalde kötü bir kopyayla gösteriliyor ya da ben kötü bir kopyaya denk geldim ama durum böyle olunca filmi izlemek pek keyifli olmuyor.

Tolga Demir