01.06.2017

33. İstanbul Film Festivali’nde Hangi Filmleri İzledik?

Frank

Lenny Abrahamson’ın elinden çıkan ve merakla beklenen “Frank”, festivalin en çok merak edilen filmlerinden biri. Deneysel bir müzik grubunu anlatan Frank, çok eğlenceli ve söyleyecek pek çok sözü olan bir film aslında. Film, bir müzik filmi olarak global müzik sektörü ve sosyal medya ile ilgili bir yapım aynı zamanda. Müzik yapmanın tutkusu ve yeni grupların psikolojisi üstüne odaklanıyor genel olarak. Bunun devamında global müzik sektörü ve sosyal medya hakkında söyleyeceklerini söylüyor. Bütün bunları alışılmadık ama çok güzel bir müzikalitede ve nefis mizahıyla yapıyor. Filmin başrol oyuncusu olan Michael Fassbender’in neredeyse bütün filmi başında kocaman bir maskeyle oynadığı Frank, yarışmanın en iddialı filmleriden birisi kuşkusuz. Ayrıca bir o kadar da keyifli ve müzikli.

Tolga Demir

The Amazing Catfish

Meksika menşeli “The Amazing Catfish (Muhteşem Kedi Balığı)” farklı bir aile dramını anlatıyor. Yönetmen Claudia Sainte-Luce’nin ilk uzun metraj denemesi olan film, kahramanımız Claudia’nın tesadüf eseri kalabalık bir aileyle tanışmasıyla başlıyor. Zaman geçtikçe birbirlerine iyice ısınan tek bir aile havasına bürünüyorlar. Temel olarak duygusal bir çerçevede ele alınmış hikaye, gücünü de buradan almayı planlıyor. Diyalogların çoğu yerde havada kalması bu duygusal etkisi pek veremese de, filmin konusu ve gidişatı itibarıyla bu durum kotarılıyor. Beklenen sona yaklaşırken kişiler arası ve bireysel çatışmalarla bir dinamik yaratmaya çalışıyor. Yer yer çok akıcı olan film, bazı yerlerde takılabiliyor. Ama sonuna kadar dayanmasını da biliyor. Buna benzer küçük ama bol eksikleri olan Muhteşem Kedibalığı, bir ilk film olarak baktığımızda oldukça iyi bir çalışma.

Tolga Demir

Ben O Değilim

Nihat tek başına yaşayan, akşamları televizyon karşısında vakit geçiren, bir hastanenin mutfağında çalışan yalnız bir adamdır. Ayşe ise Nihat’ın iş arkadaşıdır ve kocası Necip hapistedir. Nihat, Ayşe’nin akşam yemeği davetini çekinerek de olsa kabul eder. Ancak evin duvarında ikizi kadar benzediği Necip’in fotoğrafını görmesi ile Nihat benliğini sorgulamaya başlar. Film bu benlik arayışı üzerinden, Nihat’ın olmadığı birinin hayatını yaşamaya çalışırken ortaya çıkan olayları konu ediniyor. Ercan Kesal, kendisini görmeye alıştığımız yalnız adam rolünü bu filmde de yarattığı Nihat ve Necip karakteriyleriyle başarılı bir şekilde yansıtıp, iyi bir oyunculuk örneği sergiliyor. Kamera kullanımının son derece minimal kullanıldığı “Ben O Değilim” filminin başlangıcı ve finali arasındaki bu paralellik ve karakterin kimlik arayışı, Antonioni’nin “The Passenger” filmini anımsatıyor.

Öner Gündoğdu

Filmin eleştirisini okumak için tıklayın

Triptyque

Uluslararası yarışmanın mütevazi filmlerinden “Triptyque (Üçleme)”, aslında bir tiyatro uyarlaması. Yönetmen ikili Lepage&Pires filmi üçe bölerek, üç farklı hayata dair hikayeler anlatıyorlar. Farklı noktalardan yola çıkarak hayatın dönüm noktası üstünde buluşuyor bu üç hikaye. Hepsinin kendince söyleyecek sözü olduğundan, bu üç hikayenin kahramanları her ne kadar birbiriyle bağlantılı olsa da hikayeleri oldukça farklı ve bağımsız. Kullanılan sinema dili filmin kendini bulmasında çok büyük pay sahibi oluyor ama diğer yandan bu dilin o kadar da kararlı bir duruşu yok. Hikayelerin kendi içlerinde bağımsızlaştığı kısımlarda film de zaman zaman tutarsızlaşıyor. Başta yarattığı etkiyi, ilerledikçe kendi kendine ortadan kaldırıyor ve çok farklı bir yönde ilerlemeye başlıyor. Bu durum, filmi biraz düşürse de, ondan fazla bir şey alıp götürmüyor. Sonunda ise elinizde etkileyici ve her sahnesinden keyif aldığınız bir yapıt buluyorsunuz.

Tolga Demir

In The Courtyard

Belki festivalin saklı cevherlerinden biri olarak görebileceğimiz “In The Courtyard (Avludaki Fısıltılar)” başarılı bir Fransız komedisi. Hikayemiz müzik kariyeri iyi gitmeyen kahramanımızın bir apartmanda görevli olarak işe başlamasını ve ardından yaşananları anlatıyor. Apartmanda yaşayan insanların birbirleriyle ilişkileri, kendi takıntılarının ve sıkıntılarının şekillendirdiği film ilerledikçe daha da keyifli bir havaya bürünüyor. Neredeyse bütün gücünü karakterlerinden alan Avludaki Fısıltılar ayrıca son zamanlarda bizim de alışık olduğumuz bazı sorulara ve sorunlara da değiniyor.

Tolga Demir

The Zero Theorem

Terry Gilliam, Dr. Parnassus’tan beş yıl sonra “The Zero Theorem”le yeniden karşımızda. Fakat maalesef bu karşılaşmanın pek de görkemli sonuçlandığını söylemek mümkün değil. “The Zero Theorem”in çılgın gelecek tasviri, görsel olarak bir Gilliam filminden bekleyebileceğimiz neredeyse her şeyi içerse de, izleyicinin zihninde pek bir iz bırakamayan Pat Rushin imzalı dengesiz senaryonun kurbanı oluyor. En başarılı performansları Christoph Waltz, Melanie Thierry ve David Thewlis’ten gelen filmi en azından bu konuda övmek mümkün. Waltz ve Thierry’yi gayet iyi tanıyoruz tabii, fakat Thierry’yi de radara almakta fayda var. Gilliam’la ilgili umudumuzu ise sıradaki projesi The Man Who Killed Don Quixote’a bırakmak en iyisi olacak gibi: tabii sonunda filmi çekebilirse.

Ozancan Demirışık

Devil’s Knot

Amerika’da küçük bir kasabada, üç çocuk vahşice katledilir. Polis, daha sonra ‘Batı Memphis Üçlüsü’ adıyla anılacak olan üç genci tutuklar ve onları şeytana tapma ayininde çocukları öldürmekle suçlar. Gerçek olaylardan esinlenen “Devil’s Knot (Şeytan Düğümü)”, filmin akışına saklanan ayrıntılarla sizi koltuğunuzda kıvrandırıyor. Çoğu sahne aslında aşina olduğumuz türden. Colin Firth’in başrolünde olduğu film trajik bir hikayeyi doğru tarafından bakarak anlatıyor.

Tolga Demir

The Babadook

Daha önce bir kısa film ve bir dizi bölümü yönetmiş Avusturalyalı yönetmen Jennifer Kent’in ilk uzun metrajı “The Babadook” maalesef yapmaya çalıştığı neredeyse her şeyi eline yüzüne bulaştıran bir korku filmi. Az da olsa umut vaat ederek başlayan film çok kısa bir süre sonra sarpa sarıyor ve seyirciyi korkutmaktan çok güldürmeye başlıyor. Konu basit: Dul bir anne küçük çocuğuna her gece masal kitapları okumaktadır ve bunların arasında The Babadook isminde, geceleri evlere musallat olan bir tür canavarı anlatan tekinsiz bir kitap da vardır. Küçük Samuel, Babadook’un gerçek olduğuna inanır ve onu saplantı haline getirir. Kâğıt üzerinde fena durmayan bu konu, çocuk oyuncu Samuel’in inandırıcılıktan uzak, itici performansı, oradan oraya savrulan sarsak senaryosu ve her şeyi koyvermiş gibi görünen yönetimiyle harcanıyor. “The Babadook” 2013’ün en kötü korku filmlerinden biri.

Ozancan Demirışık

20,000 Days on Earth

Nick Cave gibi on parmağında on marifet olan bir insanın bir gününe konuk olduğumuz “‘20.000 Days on Earth (Dünyada 20.000 Gün)”, biraz belgesel tarzında ilerliyor. Yazar, müzisyen, senarist ve oyuncu olan Nick Cave’in, dünyadaki 20.000. gününün sabahından akşamına kadar beraber vakit geçiriyoruz. Nick Cave’in kendi ağzından çocukluğunu, babasını, hayatını, zevklerini, pişmanlıklarını dinlediğimiz film, zamanı oldukça iyi değerlendiriyor. Ayrıca yönetmenler Iain Forsyth ve Jane Pollard’ın ellerindeki malzemenin değerini ve potansiyelini çok iyi bildikleri de hemen anlaşılıyor. Dediğim gibi belgesel havasında ilerleyen bu film gerçek zamanlı olarak düşünülmüş ve mekan değişikliğinde yolda geçecek olan zaman da en iyi şekilde değerlendirilmiş. En çok da filmin anlattığı kişiyi tanımasının çok önemli olduğunu söylemek isterim, ki Dünyada 20.000 Gün, Nick Cave’i gerçekten tanıyan bir film olmuş.

Tolga Demir

Filmin eleştirisini okumak için tıklayın

12345