09.10.2016

Filmekimi Günlükleri – 2:

makiThe Happiest Day in the Life of Olli Mäki (Olli Mäki’nin En Mutlu Günü)

Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Ödülü’nü alan Finlandiya filmi The Happiest Day in the Life of Olli Mäki, gerçekten yaşanmış bir olaya götürüyor bizleri. 1962 yılının Finlandiya’sında Olli Mäki isimli boksörün, öncelikle önemli bir boksör ile karşı karşıya gelmek için kilo vermesi sonra da elbette maçı kazanması gerekiyor. Fakat Olli Mäki, âşık oluyor.  İşte bu aşk onun tüm hayatını, önemsediklerini, bakış açısını değiştiriyor. Olli Mäki, için önemli olan âşık olduğu kadın ile zaman geçirmek ve evlenmektir. Siyah-beyaz formatta çekilen film, mütevazı yapısı içerisinde değerlendirilirse, gayet temiz bir iş. Alışık olduğumuz şaşalı, gittikçe yükselen, ajitasyonun dibine vuran bir boks filmi arayanlara asla hitap etmeyecektir. Lakin alternatif bir boks filmi izlemek istiyorsanız, kesinlikle doğru seçim.

Tuba BÜDÜŞ

Boks filmlerinin bilindik matematiğini düşünelim. Önemli bir maç, sporcudan daha heyecanlı bir menajer ve aşık olunan kadın. Tüm bunların final maçına doğru giden hikayesi. Buraya kadar klişe gibi gözüken film, Kuzey sinemasının normlarını ve aşk sosunu öylesine güzel harmanlıyor ki; bilindik hikaye neredeyse yenilikçi bir filme dönüşüyor. Olli Maki’nin aldığı sorumluluk, gittiği yol ve aşkı omuzlarına bindirdiği birer yük. Olmak istediği kişi ve olmak istediği yer varken olmak zorunda olduğu kişi rolünü üstlenen Maki’nin hikayesi siyah beyaz estetiği de kullanılarak perdeye çok başarılı bir şekilde aktarılıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

cannes-review-ken-loachs-personal-and-touching-i-daniel-blake

I, Daniel Blake

Ken Loach, yine bildiğimizi sistem eleştirisini ve bürokrasinin insan hayatındaki olumsuz rolünü gözler önüne seriyor. İnsana verilen! değer ve onu çaresizliğe itmenin nasıl bir durum olduğunu da yine bu olgular üzerinden gayet net aktarıyor. Fakat bu sefer bunu, drama sosu ve iç parçalayan anları bolca kullanarak yapıyor. Anlatım dili hiç dolanmadan çok net ve gerçekçi olan usta Loach, yine en iyi bildiği yerden derdini anlatıyor ve iki insan üzerinden sistemin insanı ezişini cesurca anlatıyor. Belki biraz daha dozajı düşük olan bir melodram tercih edebilirdi ama bu anlattığı sorunların önemini asla değiştirmiyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Loach, kamerasını çevirdiği işçi sınıfına asla sırtını çevirmeyecek bir yönetmen. Ele aldığı sıradan her insanı özel ve akılda kalıcı kılmayı başarabilen Loach, dram yönü yüksek bir filmle çıkageldi. Anlattığı hikâyedeki duruşunu her daim belli eden bir yönetmen olarak baksak da Loach’a bu kez duygusallığına yenik düşmüş. Sistem eleştirisini en çarpıcı yerden, tam da içinden yapan yönetmen, başkahramanı Daniel Blake’de resmen çıkmazları somutlaştırıyor. Daniel’in yanında değil karşısında olan her kurum ve birey de filmin senaristi -Ken Loach filmlerinin usta ismi- Paul Laverty’nin suçlayıcı kaleminden nasibini alıyor.

Seçil TOPRAK

Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle dönen I, Daniel Blake tam bir işçi sınıfı filmi olarak etiketlenebilir. Ken Loach’un klasik tarzındaki anlatmak istediklerini sembolizm ya da farklı görsel numaralara başvurmadan anlatma şekli, bu filmde de hakim olan stil olarak öne çıkıyor. Hakları için mücadele eden insanların yaşadıkları travmatik olayları olduğu gibi göstermeyi seven Loach, çarpıcı bir filme imza atıyor. Tahmin edilebilir çok öğe barındıran film, yenilikçi olmasa da doğruları anlatmasıyla önemli bir film olarak yorumlanabilir.

Haktan Kaan İÇEL

toni-erdmann-2Toni Erdmann

Maren Ade, daha evvel çektiği iki filmle rüştünü ispatlamış ve ilerisi için epey umutla dolmamızı sağlamıştı. Çok geçmeden de Toni Erdmann ile bu umudumuzu boşa çıkarmadığını görmekteyiz. Bir baba kız üzerinden ilerleyen film, onların sevgisini, hayatlarındaki yer ve sorumlulukları çerçevesinde, oldukça komik ve bir o kadar hüzünlü bir şekilde izleyici aktarıyor. Daha evvel çok sık karşılaşmadığımız bir deneyim olan filmin bazı anları ise izleyenleri kahkahalara boğuyor. Oyunculukların da epey başarılı olduğunu belirtmek gerek.

Onur KIRŞAVOĞLU

Filmekimi’nin bu yıl en merak edilen filmlerinden biri de Toni Erdmann. Almanya’nın Oscar için seçtiği filmin bu konuda pek şansı olmayacak gibi. Hem uzun süresi hem de izleyenleri zorlayacak manevraları ve genel izleyici için “anlamsızlık” boyutundaki meseleleri anlatma biçimi Toni Erdmann’ın zorlayıcı tarafları. Ancak sıkılmadan da izlenebilecek bir film. Bazı gereksiz tekrarları anlatımına gölge düşürse de vasati işlerden sıkılan seyirci için güzel bir tercih olacaktır.

Seçil TOPRAK

Cannes Film Festivali’nde eleştirmenler tarafından yere göğe sığdırılamayan film, sıradışı bir baba – kız hikayesini anlatmaya girişiyor. Bir yandan iş dünyasındaki çarpıklıkları eleştirirken, öteki yandan hayatı aslında fazla ciddiye aldığımız konusunda izleyicisine mesajlar veriyor. Yaratıcı sahnelerin filmin ivmesini belli noktalarda yükselttiğini söyleyebiliriz. Ancak filmin tamamının, uzun süresinin hakkını verdiğini söyleyemeyeceğim. Kimi tekrarlar monotonluğa yol açsa da, kurgunun daha cesur şekilde yapılandırılması filmi daha fit tutabilirdi.

Haktan Kaan İÇEL

albumAlbüm

Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenlerin Haftası adlı bölümde Yılın En Yenilikçi Yönetmeni Ödülü’nü alan Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajı olan Albüm, kuşkusuz festivalin en merak edilen yerli yapımlarından biriydi. Albüm, konu olarak, ülkemiz için oldukça dikkate değer bir meseleyi seçiyor. Çocuk sahibi olamayan ve evlat edinmek isteyen, fakat bunu gizli saklı, sahtekârca halleden bir aile var karşımızda. Mertoğlu, bu ailenin evlat edinme ve sonrasındaki süreç üzerinden orta sınıfı yerin dibine sokuyor. Lakin bu absürtlükten beslenen, kara komedi türünde gezen film, yapmak istediği konusunda odağını tam olarak bulamıyor. Ya da kendine seçtiği mevzu üzerinde söyleyebilecekleri bitince, başka meselelere kayıyor ne yazık ki. Film, ülkemizde olmayan birçok şeyi nedense oluyor gibi göstermesiyle ve yer yer küfürler üzerinden güldüren kaba komedisiyle de sevimsizleşiyor bana kalırsa. Mertoğlu’nun, teknik olarak gayet temiz bir iş ortaya çıkardığı filmi, maalesef ki, ülkesini, insanların yaşayışını tam olarak bilmemenin ya da önemsememenin eksikliğiyle hatırlanacak.

Tuba BÜDÜŞ

Türk sinemasını bu yıl Cannes ve çeşitli ülke festivallerinde temsil eden filmi Albüm, Türk sinemasında pek sık rastlamadığımız türlerden biri olan kara mizaha öykünüyor. Filmin absürt yanlarının filmin atmosferine doğrudan etki ettiğini düşündüğümüzde, iyi kurulmuş bir filmin varlığını hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Senaryo içinde kimi açıklar olsa da, ilk film olduğundan bunu görmezden gelmekte fayda var. Sonuç olarak İskandinav sinemasının melankolisini içinde barındıran ve aynı yerin kara mizahından yola çıkan bir film olarak akıllarda yer alacaktır. Ancak karakterlerin itici tarafları, izleyicinin karakterlerle empati kurmasını zorlaştığı için her kesime film hitap etmeyecektir.

Haktan Kaan İÇEL

tarin to busanTrain To Busan

Güney Kore sinemasının her yeni bir örnekle bizi büyülediği aşikar. Ancak son yıllarda Hollywood’a çok fazla yönetmen transfer ettikleri Güney Kore sineması biraz öksüz kalmaya başlamıştı. Neyseki bu yıl bu konuda pek sıkıntı yaşanmıyor. Günümüzde evrimleşen zombi miti, hızlı koşan zombilerin varlığını kabul eder oldu. Train to Busan’da da bu durum böyle ilerliyor. Zombileşme süreci bir hastalık olarak ele alınarak trende geçen yaratıcı ve soluk kesen bir film kotarılmayı başarılmış. İyi ve kötü karakterlerin kesin çizgilerle ayrıldığı film, günümüz dünyasında bir toplum eleştirisi olarak özetlenebilir. Gerek çekim teknikleri, gerekse hikaye bakımından kusursuz bir iş çıkartılarak tür sinemasına bu filmle beraber önemli katkılar sağlanmış gözüküyor.

Haktan Kaan İÇEL