02.06.2017

Filmekimi Günlükleri -6-

 

Louder Than Bombs (Haktan Kaan İçel)

Kara mizaha kaçan senaryosu, kurguda oluşturulan aksak ritimli temposu ve karakterlerin bakış açılarından bakarak onları daha iyi tanımamızı sağlayan derinlikli çalışmalar filmin başlıca artıları olarak öne çıkıyor. Bir annenin ölümünden sonra iletişimsizlik çeken üç nesilden erkeğin hikâyeleri sıradan olsa da, yavaş yavaş insanın içine işleyen türden olmuş. Üstelik bu kadar ağır konuları sıkmadan anlatması da yönetmenin becerisi denilebilir.

Filmin eleştirisi için tıklayın

 

Slow West (Onur Kırşavoğlu)

Modern Western’lerin formül senaryolarını takip eden Slow West, türün aksiyon kısmını sevenleri memnun etmeyecektir. Diyalogların ön planda olduğu filmin büyük sorunlarında biri revizyonist görünmesine rağmen bol klişe kullanması. Diğer yandan Fassbender hayranlarının ağzına bir parmak bal çalmasının yanı sıra, türü kayıtsız şartsız sevenleri de üzmeyecektir. Film, görsel açıdan doğru tercihlerin olduğu kimi sahneler hoş bir etki bırakırken, genel anlamda çok etkilemeyen bir sinematografiye sahip. Jesse James ve Proposition gibi filmleri sevdiyseniz, türün bu minyatür halini de sevebilirsiniz.

Filmin eleştirisi için tıklayın

 

The Lobster (Tanju Baran)

Kıymeti kendinden menkul bir yönetmen olan Yorgos Lanthimos’un son filmi The Lobster, kör göze parmak bir eser. Toplumsal ve sosyal olguları “amma da zekiyim” ve “komiğim değil mi?”  başlıklarıyla aktaran yönetmenin bin yıldır anlatılan mevzuları ilk kendisi düşünmüş gibi yapması tahammül sınırlarını zorlayan cinsten. İyi bir yönetmen gözüne sahip olan Lanthimos’un içine düştüğü dipsiz kuyudan kısa vadede çıkması ise pek mümkün gözükmüyor. Övgülerin insanı nasıl körelttiğini ve Yunan Yeni Dalgası’nın gittiği yönü görmek için The Lobster’a bakmak kafi.

 

Paulina (Haktan Kaan İçel)

Eğitimin cezalandırmaktan daha önemli olduğunu savunan Paulina, sadece sunduğu sav ile kalıyor. Herhangi bir çözüm önerisi getirmiyor. Film, geri kalmış bozuk saati andırıyor. Soluk renklerinin arasında kaybolduğundan dolayı, görsel olarak da bir büyüleyici bir yanı olmadığından sınıfta kalıyor. Filmin en iyi şeyi başrol oyuncusu denilebilir.

 

Son of Saul (Onur Kırşavoğlu)

László Nemes’in yönetmenlik becerisi, kimilerini kendine aşık ederken, kimilerini de tercihlerden dolayı konsantrasyon kaybına sürükleyecektir. Filmden beklentinin sonradan alınacak keyif açısından önemi büyük. Soğuk ve gerçekçi hava kendinizi kaptırırsanız sizi derinden yakalayacaktır. Savaşın daha önce görülmediği şekilde anlatımı ve çocuk üzerinden yapılan çözümlemeleri canınızı yakabilir. Tabii o konsantrasyon kaybına uğrarsanız da içine giremeyeceğiniz bir boşluk hissi filmin sonuna kadar sizi bırakmayabilir. Ancak her şartta kayıtsız kalınmaması gereken bir yapım.

Mia Madre (Haktan Kaan İçel)

Mia Madre için tipik bir Nanni Moretti filmi denilebilir. Film tempo olarak ne yükseliyor, ne de aşağı iniyor. Çeşitli rüya sahneleriyle ana karakteri olan yönetmenin korkularına parmak basarken, bir yandan da kendi işinin içindeki buhranlarını sergiliyor. Çoğunlukla drama, yer yer de komediyle dans eden film, orta karar bir çizgide seyircilerini tatmin etmenin yollarını arıyor. Genel olarak eli yüzü düzgün olsa da, belli bir seviyeyi aşamayan bir film.

 

Babam (Seçil Toprak)

Almanya, Kosova, Makedonya ve Fransa ortak yapımı Babam (Babai) bu yıl Kosova’nın yabancı dilde Oscar adayı olmasını umduğu film. Filmin aday olmaması için hiçbir sebep yok. Küçük bir erkek çocuk ile babası arasındaki ilişkiye odaklanan Babam, aynı zamanda yersizlik, yurtsuzluk ve Avrupa’nın orta yerinde kimsesizlik mezvularına değiniyor. Bu kimsesizlik ve terk edilmişlik hali küçük çocuk üzerinden tüm ülkeye yayılabilir aslında. Annesinin bırakıp gittiği, babasının adeta kurtulmak istediği bir çocuk Nuri. Nuri’nin kimliğinde Kosova’nın hali olarak da okuyabiliriz filmin metnini.

 

El Club (Haktan Kaan İçel)

Karanlık atmosferi, iyi oyunculuklarıyla dinin sömürülmesine karşı olgun bir eleştiri yapan El Club, farklı bir açıdan bakıldığında dini bir intikam filmi olarak da yorumlanabilir. Özellikle finaliyle akıllarda yer alacak filmin, sonlara doğru sertleşen yapısı ilgiyi hak ediyor. Sorgu sahneleriyle bir nevi polisiyeye bürünen film, yan türlere de çaktırmadan kucak açtığından nitelikli yapımlardan biri olarak kabul edilebilir.

 

Carol (Onur Kırşavoğlu)

Harika bir sanat yönetimi, muhteşem dizayn edilmiş kostümler ve gerçekten büyüleyici sinematografi… Bunlara eşlik eden harika ve etkileyici bir Cate Blanchett. Üzerine filme lezzet katan Carter Burwell imzalı muazzam müzikler… Peki film kusursuz mu? Kesinlikle hayır. Sebebi ise; bütün bunları kaldıramayan, yükün fazla geldiği gün gibi aşikar olan vasat senaryo. Görsel açıdan mükemmeli yakalayan bir filmde senaryo aramam derseniz Carol sizi mest edecektir ama önce senaryo diyenlerdenseniz hayal  kırıklığına hazır olun.

Filmin eleştirisi için tıklayın

 

Youth (Haktan Kaan İçel)

İtalyan yönetmen Sorrentino’nun, Muhteşem Güzellik filminden hemen sonra çektiği Youth, yine bir önceki filmine benzer bir estetikle kotarılmış. Zeki diyalogları, kendine has savruk kurgusu ve insanları düşünmeye iten görselliği ile festivalin iyi filmlerinden biri olarak akılda kalıyor. Youth, Great Beauty kafasında ama farklı anlamların peşinde koşuyor. Her insanın bir nevi sonunu anlatıyor. Üstelik bunu yarattığı cennetin kıyısında sergiliyor.