14.10.2016

Filmekimi Günlükleri – 7

bu-san-haeng

Bu-San-Haeng (Zombi Ekspresi)

Filmografisinde hep animasyonlara imza atan Sang-ho Yeon, son filmi Train to Busan ile ilk defa çizgisi dışına çıkıyor. Böylece Sang-ho Yeon, alışılmışın dışında başarılı bir zombi filmine imza atıyor. Festivallerin benim için en güzel yanlarından biri, sıra dışı vampir, zombi ya da korku filmleriyle karşılaşmamızı sağlaması. İki yıl önce İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Dead Snow’dan sonra en çok etkilendiğim zombi filmlerinden biri de Train to Busan oldu. Zombi salgınına esir düşmüş koca bir şehri odağına almaktansa tren gibi küçücük, kısıtlı bir alana kendini kapatan, dış dünyayı sadece tv’den ya da ara ara gelen telefon görüşmelerinden aktarmaya çalışan film, kesinlikle çok doğru bir tespit yapıyor. İç içe açılan kapıları ile bir trenin zombi filmine yaptığı hizmet akıl alır gibi değil. Adeta mekân ile kendini var eden filmin elbette fazlasıyla aksiyon yüklü olduğunu belirtmeye gerek yok. Bir an bile duraklamayan temposu, soluk bile almamıza izin vermiyor desek abartmış olmayız sanırım.

Tuba BÜDÜŞ

hunt-for-the-wilderpeople

Hunt For the Wilderpeople (Vahşiler Firarda)

What We Do Shadows filmiyle festival seyircisinin radarına giren Yeni Zelanda sinemasının medarı iftiharı Taika Waititi, son filmi Hunt For the Widerpeople ile yine festival severlerin karşısında arzı endam ediyor.  Hayata bir sıfır yenik başlamış ve bir türlü hayat ile giriştiği maçta bırak galip duruma gelmeyi beraberliği bile yakalayamamış Ricky, sonunda onu çok iyi anlayabilecek bir koruyucu aile ile buluşuyor. Fakat hayat karşısında yediği goller çok geçmeden onu yine buluyor. Lakin bu kez amca dediği Hec ile birlikte mücadele etmeye kararlıdır. Bu farklı iki kuşaktan insanın aynı hislerle çıktıkları zorlu yolları ve aralarındaki muhteşem bağları tarifi mümkünsüz bir seyir zevki sunuyor. Güzellikleriyle onlara kucak açan doğa da üzerine düşeni yaparak, mutluluğun tavan yaptığı, aşık olunası film yaratılmış oluyor. Bize de festival sayesinde izlemiş olmanın mutluluğu kalıyor.

Tuba BÜDÜŞ

Küçük ve epey eğlenceli bir çocuk ile hayli huysuz bir adamın macerasına tanıklık ettiğimiz Vahşiler Firarda, adeta Up adlı animasyonun canlı kanlı karşımıza çıkışı gibi. Baktıkça nefes aldığınızı hissedebileceğiniz müthiş bir coğrafya ile atmosferini kuran film, temelde bir büyüme öyküsü. Problem çocuk imajı çizen Ricky ile akrabalık bağları bulunan Hec arasındaki hem komik hem de hüzünlü hikâye ilginizi çekebilir. Üstelik Yeni Zelanda’nın izlemeye doyamayacağınız güzellikteki mekânları da cabası…

Seçil TOPRAK

the-birth-of-a-nation

The Birth of A Nation (Bir Ulusun Doğuşu)

Ödül sezonu daha başlamadan Oscar’ın favori filmi ilan edilen The Birth of A Nation, Sundance’te fırtınalar estirdikten bir anda yönetmeni Nate Parker’ın karıştığı skandal yüzünden ödül sezonu potasından zorunlu bir şekilde ayrılmak durumunda kalmıştı. Filmi izlediğimizde klasik bir köle – isyan filmiyle karşı karşıya kalıyoruz. Yönetmenin yer yer imgesel bir anlatım benimsediği yapımda, duygu sömürüsüne yenik düşen mizansenlerin ard arda gelmesiyle bize çiğ bir sinema vadediyor. Bu tarz filmleri izlemiş izleyicilerin aldırış etmeyeceği ve pek de bu konuya yenilik getirmeyen bir film olarak akıllarda yer alacaktır.

Haktan Kaan İÇEL

Yönetmenlik açısından çok çiğ bir film olan Bir Ulusun Doğuşu, anlattığı konu itibarıyla değer görebilecek bir film. Ancak konuya girişi o kadar uzun sürüyor ki sadece zenci, genç bir adamın büyümesini izliyoruz filmde. Bu büyümeye eşlik eden isyanı dürtükleyecek gelişmeler ise oldukça zayıf kalıyor. Açıkçası bu kadar ses getirmesini çok garipsediğim filmlerden biri olan Bir Ulusun Doğuşu, inorganik yollardan kaybettiği ivmeyi Oscar yarışında ona kazandıracak bir yapıya sahip değil.

Seçil TOPRAK

under-the-shadow

Under The Shadow (Korkunun Gölgesi)

Bu yılın yabancı dilde Oscar aday adayı filmlerinden biri olan Under the Shadow acele etmeyen sakin tavrıyla, sessiz ve derinden bir korku filmi olmayı başarıyor. Korku öğeleri kaldırıldığında bile İran dramı olarak izleyebileceğimiz yapım, tek kelimeyle cinli korku filmlerinin nasıl yapılabileceğinin dersini veriyor. Politik ve toplumsal eleştiriler yapmaktan geri kalmayan yapım, İran sinemasının iyiden iyi tür sinemasına alıştığının kanıtı gibi…

Haktan Kaan İÇEL

hell-or-high-water

Hell or High Water (İki Eli Kanda)

Başrollerindeki Jeff Bridges, Chris Pine ve Ben Foster ile dikkat çeken yapım, başarılı bir soygun filmi olmayı beceriyor. Genelde maceracı olmayarak bilinen kalıplar üzerinden karmaşık olmayan bir kurguyu tercih ediyor. “Basit iyidir” düşüncesinin tipi bir sinemaya yansıması olan yapım, Pine ile Foster’ın uyumu sayesinde keyifli bir seyirlik haline geliyor. Bridges’ın Oscar aldıktan sonra sadece güneyli aksanıyla konuşması ise izleyiciler için artık kabak tadı veriyor. Kısaca eli yüzü düzgün ama daha üst basamakları tırmanmaya niyetli olmayan bir film diyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

unknown girl

Unknown Girl (Meçhul Kız)

Katıldıkları her festivalde ödüllerle dönen Dardenne kardeşler, bu yılki Cannes Film Festivali’nde eleştirmenler tarafından hayalkırıklığı olarak nitelendirilmişlerdi. Bir doktorun vicdan azabı yüzünden detektiflik yapmasını konu alan film, izlenebilirliği yüksek ama olaylara çok duygusuzca yaklaşmasından dolayı ruhsuz bir film olarak yorumlanabilir. Bu durum filmin duygu sömürüsüne yer vermemesi sebebiyle olumlu bir durum teşkil ederken, yan karakterlerin kötü performanslarıyla yıkıcı bir hal alıyor. Ama açıkçası benim her zaman overrated bulduğum Dardenne’ler için önceki filmlerinden de farklı sayılmaz. Belki de bu sefer konu seçerken hata yaptılar.

Haktan Kaan İÇEL

american-honey

American Honey

Cannes Film Festivali’nden iki ödülle dönen Andrea Arnold filmi American Honey izleyiciyi bir minibüsle şehir şehir ABD’yi gezmeye davet ediyor. Bir yandan partilerken, bir yandan da genç insanın kendi aralarındaki ilişkilerine odaklanıyorsunuz. Filmin 162 dakikalık süresini hissetmiyorsunuz bile, anında su gibi akıp geçiyor. Filmde o kadar çok müzik kullanılmış ki, hiç bitmeyen bir videoklibin içinde yaşadığınızı zannediyorsunuz. Bu durum izlenebilirlik bakımından olumsuz yansımıyor. Ancak karakterler incelemeleri bir zayıf kalıyor. Zaten filmin de öyle bir derdi yok. O daha çok anı yaşamamızı istiyor. Bunu da iyi beceriyor.

Haktan Kaan İÇEL