28.05.2017

Filmekimi Günlükleri -7-

 

Mistress America (Haktan Kaan İçel)

Noah Baumbach’ın Greta Gerwig ile ortaklığı devam ediyor. Bu sefer Frances Ha’ya daha yakın bir film kotarmaya çalışan yönetmen, yine geveze bir filmle karşımıza çıkıyor. Büyüyemeyen yetişkinler üzerine bilindik sözler edip, yer yer absürt öğeler ekleyerek hikâyesini zinde tutmaya çalışsa da, senaryo kısıtlı kaldığından laflar havada kalıyor. “Girls” dizisinin yeni bir bölümü diye seyirciye yutturulmaya çalışılsa, çok da zorlanacağını düşünmüyor. Baumbach sineması eğlenceli fakat kan kaybetmeye devam ediyor.

Filmin eleştirisi için tıklayın

 

Saul’un Oğlu (Tanju Baran)

Laszlo Nemes’in ilk işi Saul’un Oğlu, “kusurlarıyla” güzel bir eser; izleyici üzerinde baskı kurup belirli duyguları dikte eden filmin kullandığı bu yöntem, başka bir eserde tüm filmin çöpe gitmesine neden olabilecekken burada Holokost ruhunun en iyi temsillerinden birine dönüşüyor. Türün en iyi örneklerinden olan Mr. Klein’in Holokost’a yaklaşımını kendisine çıkış noktası yapan ve onun izleğini takip eden Saul’un Oğlu’nun finale doğru yalpalamasının nedeni de selefinin bıraktığı yerin ötesine geçme arzusu. Günahıyla, sevabıyla festivalin en iyi işlerinden olan Saul’un Oğlu’nun kıymeti ise ilerleyen yıllarda daha iyi anlaşılacaktır.

The Program (Haktan Kaan İçel)

Bisiklet efsanesi Lance Armstrong’un anti – propaganda filmi desek yeridir. Biyografik olaylardan ve doping skandalını araştıran gazetecinin kitabından uyarlanan film, olaylara tek taraflı yaklaşarak, ana karakterini sosyopat olarak resmediyor. Bu filmden sonra Armstrong’a azıcık saygınız varsa, onu da kaybediyorsunuz. Ben Foster fiziksel olarak ünlü bisikletçiye çok benzerken, oyunculuğu biraz abartıya kaçıyor. Filmin en önemli sürprizi ise Guillaume Canet’in yoğun makyaj altında olmasına rağmen Doktor Ferrari rolünde harikalar yaratması denilebilir.

 

Dağlar Uzaklaştığında (Haktan Kaan İçel)

Zhangke Jia’nın üç bölüme ayırdığı yeni filmi, aynı hikâyenin üzerinden farklı yıllarda olanları anlatıyor. 1999, 2014 ve 2025 yılında geçen film, klasik bir melodram gibi başlayıp, bilim kurgu – drama evriliyor. Özellikle 2025 yılında geçen bölümleri, iletişimsizlik ve kapitalist sisteme dair önemli taşlamalarda bulunuyor. Ancak senaryo bakımından önemli gedikleri bulunuyor. Özellikle başrol gibi başlayan ama birden yan role düşen karakterin, hikâyesi amaçsızca ikinci bölümde ziyan ediliyor. Uzun süresine rağmen akıcı film olmayı başaran Mountains May Depart, eleştirilerini yapıp kenara çekilen orta düzey bir film olarak akıllarda kalıyor.

 

Louder Than Bombs (Onur Kırşavoğlu)

Louder Than Bombs harika bir senaryoya ve son derece gerçek meselelere sahip. Gerçeklik duygusunu bir an olsun kaybetmeyen film, oldukça da depresif bir yapıya sahip. Aile olmak ve gidenin arkasından suçlu aramak, kriz yönetebilmek altından kalkılası zor bir durum. Günümüzde gençler ile frekansı yakalamanın da güç olduğunu düşünürsek, bu durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bütün bunları gayet net anlatan oldukça samimi bir film ve kesinlikle Louder Than Bombs Filmekimi’nin en iyilerinden.