16.07.2021

First Cow: Dostluğun Hayata Tutunması

“Kuşun evi bir yuva, örümceğinki ağ, insanınki dostluk.”

First Cow bu sözle başlıyor. Sözün lafzına baktığımızda insanlar arasındaki dostluk vurgusunu görüyoruz. Dostluk ruhlarımızın beraber olmasını sağlayan çoğunlukla rastlantıyla edinilen yakınlıklardır. Dostluğun insanlara arasındaki bağdaki yapıcılığı akıllara geliyor. Buna detaylı bir şekilde girmeden önce söylemek istediğim şey hayatta kalmak için çabalayan bir yere varamamış bu iki dostun hikayesi aslında bizim de hikâyemiz. Bizler için düşününce belki aynı koşullar geçerli değil, belki parametreler çok farklı ama bu hikâye de çoğu insanın yaşadığı gibi bir hayata “tutunma” hikâyesi.

Film diğer western türlerinden çok farklı bir anlatıya sahip. Bir nevi western’in yeniden yorumlandığı bir anlatıyı izliyoruz. Klasik western anlatılarında genellikle bir yere varan karakterlerin hikayesini görürken First Cow’da ise western türünde görmeye alışık olmadığımız tiplerin bir yere varamayışlarını seyrediyoruz. Filmin hemen başında filmin sonuna yönelik doneler görüyoruz. Bu filmin dokusuna hiç zarar vermiyor.

Film tesadüfi şekilde tanışan ardından gene tesadüfi bir şekilde karşılaşan iki bireyin arkadaşlığıyla birlikte gelişen bir iş ortaklığından parçalar sunuyor bize. İki farklı karakter görüyoruz, King Lu girişken, para kazanma hususunda hırslıyken; Cookie ise bir o kadar çekingen ve pasiftir. Bir şekilde yolları kesişen bu iki kafadar, o tarihlerde bölgeye getirilen “ilk ineği” gizlice sağarak sütünden yaptıkları lokmaları satmak vesilesiyle bir işe girişirler. İlk başta başarılı da olurlar ve baya büyük bir ilgiyle karşılaşırlar. Baktığımızda bu, filmin görünen yüzüdür. Filmin bağlamına aldığı birkaç derin mesele var. Bunlar; kapitalizm eleştirisi, sömürü düzeni ve toplumsal cinsiyet kodlarına bağlı olarak gelişen hegemonik erkeklik[i] eleştirisi.

Hegemonik Erkekliğin Antitezi

Cookie’ye baktığımızda toplumsal cinsiyet kodların bize sunduğu erkeklikten çok uzak bir konumda, hatta bir antitez mahiyetinde. Bununla ilgili filmde çok kıymetli detaylar var. Cookie’nin film boyunca sürekli bir şeyler pişiriyor oluşunun yanında, King Lu’nun evine ilk geldiğinde evi süpürmeye başlaması, eve çiçek koyması gibi detaylar onun vahşi batı erkek prototipinden ne kadar uzak bir birey olduğunun altını çiziyor.

Mutfak da hayatın çoğu alanında olduğu gibi toplumsal cinsiyet kodlarıyla dolu, mutfak nedense kadınlara tahsis edilir. Ama işin ilginç yanlarından birisi de meslek olarak aşçılıkta erkekler daha çok istihdam edilir. Yani iş para kazanmaya gelince gene erkekler ön planda olur. Hatta bununla ilgili bir röportaj var. Milli takımın aşçılığını yapan Nevzat Peker’e soruyorlar evde yemekleri kim yapar diye, o da cevap veriyor: “Yoo, haşa, sümme haşa… Evde yemek yapmayız, o kadın işidir.”[ii] Bununla ilgili bir başka örnek de Guide Michelin’in 2011 baskısındaki 571 yıldızlı aşçının sadece on üç tanesinin kadın olması profesyonel mutfakta erkeklerin egemen olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyor.

“Zor olan kısım başlangıç. Fakir adam nasıl başlangıç yapsın? Bizim gibi adamlar, kendi yolunu çizmek zorunda. Bizim için imparatorluk stili ya da moda renkler diye bir şey yok. Tarih buraya henüz gelmedi, ama geliyor belki bu sefer onun için hazır oluruz.” Bu sözleri Cookie ile konuşmasında King Lu sarf ediyor. Filmin kapitalizm eleştirisi ve sömürü düzenini bağlamına aldığından bahsettim. Kapitalizm eleştirisini hem diyaloglardan anlıyoruz hem de King Lu’nun daha fazla kazanma hırsının onları yerinden etmesini izleyerek görüyoruz.

King Lu’nun satış yaptıktan sonra ertesi gün için, “Yarın daha fazlası olacak.” demesi kapitalizmin “daha fazla” mottosunun bir karşılığı mahiyetindedir. Bir de film boyunca sömürülen inek var. İnek aslında salt “inek” de değil. İnek çok daha fazlasını temsil ediyor zannımca. İneğin sömürülmesi doğanın sömürülmesine iştigal aslında. Baktığımız da bu yapıyı da en çok sömürülen hayvanlardan biri olan “inek” üzerinden kuruyor yönetmen. Bu açıdan baktığımızda inek dolaylı yoldan filmin öznesiyken diğer açıdan bakınca bir “arzu nesnesi”dir. Aynı zamanda kapitalist sistemde sömürülen insanların da metaforik karşılığı mahiyetindedir. Ayrıca film bize global serbest pazarın kuruluşundan da doneler veriyor.

Dostluğun Karşı Konulmaz Gücü

Cookie de, King Lu da dayanışmayı tercih ederek birbirilerine olan bağlarını çıkarlardan üstün tutan iki dosttur. Aristoteles, “Nikomakhos’a Etik” kitabının dostluğu anlattığı bölümünde dostluğu; çıkara dayalı dostluk, hazza dayalı dostluk, iyiye ve erdeme dayalı dostluk olmak üzere üçe ayırır. Bu ayrıma göre bakınca King Lu ve Cookie’nin dostluğunu nereye koyabiliriz peki? Onların dostlukları erdeme ve iyiye dayalı bir dostluktur. Filmin sonundaki o sahne bunu kanıtlar nitelikteydi. Gitme imkanı varken gitmeyen King Lu dostluğun karşı konulmaz gücünü bir kez daha ortaya koymuştur. Dostluk birbirlerinin zor zamanlarında yanında olmayı gerektirir. Gerçek dostlukta kendini dostuna çekmekten ziyade kendini dostuna verirsin. Ona iyilik etmeyi onun kendimize iyilik etmesinden daha çok istersin. Ruhların beraber yürürken onun ruhunu kendinden daha iyi tanımasını da öğreniyorsun. Güçlü bir dostluk bağı için illa uzun yıllara ihtiyaç yok. Kısa bir zaman diliminde de o derin bağı kurabilirsin. Filmdeki karakterler de bu bağı kuruyorlar.

Filmin yönetmeni için de şunları söyleyebilirim ki Kelly Reichardt, dramayı en basit senaryolardan bile nasıl çıkaracağını çok iyi biliyor. Bunu ise filmin merkezine “insan”ı ve “iyi”yi koyarak yapıyor. First Cow karamsar bir konumlanışta değil. Herkesin birbirini ezerek yol aldığı ekonomik çıkarların ön planda olduğu bir dönemde dostluk ve dayanışmanın gücünü iliklerimizde hissediyoruz. Kelly Reichardt, karakterlerin çıkarlarını ve hazlarını bir kenara bırakıp sadece olduğu kimlikler vasıtasıyla bize sundukları naif dostluklarını çok iyi yansıtmış. Film yalın ve durağan bir konumda. Filmin bu durağanlıkta bile öyle bir akışı var ki atmosfer ve çekimlerin büyüsü insanı o durağanlıktan çıkarıyor. First Cow ele aldığı konuların derinine inince okuması çok daha kıymetli bir film. Dostluğun gücüyle toplumsal cinsiyet kodlarına yönelik eleştirilerini, kapitalizm eleştirisini, sömürü düzenini aynı kazanın içinde harmanlayıp bize sununca ortaya da yemesi keyifli çok leziz bir yemek ortaya çıkıyor.

[i] Raewyn Connell “hegemonik erkeklik” kavramını ortaya atarak alana yeni bir tartışma konusu getirmiş oldu. Connell, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar başlıklı yapıtında erkeklerin iktidar ilişkilerini denetleyip bundan yararlandıkları bir cinsiyet sisteminin varlığından söz eder. Connell’a göre bu sistemin işleyişini sağlayan üç tane mekanizma vardır. Bunlardan ilki, cinsiyete dayalı iş bölümüdür. Bu iş bölümü kadınlara eve hapsederek onları ev içinde sömürmeye yol açar. İkinci olarak; sınıf, ırk farklılıklarına dayalı iktidar ilişkileri ile cinsiyet farklarına ilişkin toplumsal ilişki örüntülerinin iç içe geçmesiyle toplumsal cinsiyet sisteminin bir iktidar ilişkileri ağı olarak işlemesine yol açtığı ifade edilir. Üçüncü olarak cinselliğin şekillendiği toplumsal ilişkileri oynadığı rolü vurgular.
[ii] Bu röportajın detayları için bkz: Burak Onaran, Mutfakta Erkeklik Nasıl Muhafaza Edilir, Metro Gastro(2012), Sayı 65, s. 124-126.