18.05.2016

François Truffaut: Auteur Kavramının Kurucusu

Fransız Yeni Dalgası ile ilgili yazımızda da belirttiğimiz üzere, türün kurucularında biri, hatta başı çekeni Truffaut’tur. Bu oluşum, Cahiers du Cinema dergisi için eleştirmenlik yaparken ortaya çıkmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan etkilenen birçok ülke sineması gibi taze kan ihtiyacını gideren tür, Yeni Gerçekçilik gibi halka inmiş ama yönetmen sineması odaklı olmayı tercih etmiştir. Sanat sinemasını fanatik bir şekilde her zaman savunan Truffaut, “auteur” yönetmen kavramını da hep benimsemiştir. Bunu 1954 yılında “Fransız Sinemasının Belli Bir Eğilimi” adlı yazısında dile getirmiş ve gelenekçi yönetmenleri suçlamıştır. Kalıplarından kurtulmaları ve daha yaratıcı olmaları gerektikleri konusunda sert bir dille uyarmıştır. “Auteur” kavramının başlangıç noktası da tam olarak burası kabul edilebilir. Truffaut için toplumsal ve güncel olaylar yozlaştırıcı olabiliyordu. Sinemanın tabanını oluşturması açısından da bu oldukça zararlı bir şeydi. Onun için en evrensel olgu “aşk”tı. Zira aşk, en üstte yer alan ortak bir paydaydı.

Rossellini’nin yanında asistanlık yapan, onu idol olarak alan usta, Renoir, Lang ve Hitchcock gibi yönetmenlerin sinemasından da etkilenmiştir. Truffaut, her açıdan sinemayla dolu bir kişi olmuştur. Rivayete göre, bir gün evde film izlerken (tabii ki eleştirirken) kayınpederinin “çok biliyorsan git kendin çek” demesi, onun hareketlendiren en önemli olaylardan biri olmuştur. Zaten bir sinema tutkunu olan Truffaut’nun sinemaya yönetmen olarak geçiş yapması da zaten kaçınılmazdı. Sinema tutkusunu Orson Welles’in Citizen Kane filmi için sarf ettiği şu sözler son derece net ortaya koyar: “Hayatımda hiç kimseyi, bu filmi sevdiğim kadar sevmedim” ki filmi de en az otuz kez izlediği bilinmektedir. Bu sinema tutkusunu insanlara da iletme isteği, adet bir itici güç olmuştur ve bizler ne şanslıyız ki müthiş bir yönetmen kazandık.

Truffaut’nun sinemasında aşkın yanı sıra çocukların da önemi büyüktür. Ona göre çocuklar her zaman haklıdır ve her zaman masumdur. İçlerindeki o enerji, o samimiyet asla kaybolmaz. Hırsızlık yapmak zorunda kalsalar bile… Eğitimin ve ailelerin baskılarına maruz kaldıklarında dahi… Oldukça da heyecanlıdırlar. Hani ilk öpücüğün masumiyeti ve utangaçlığındaki gibi. Dünyayı onların gözünden verebilmek ve eleştirebilmek hem daha etkili hem de daha gerçek gelmiştir her zaman.

Truffaut’nun ilerleyen yıllarında belli kalıpların içinde kalmadığı da görülür. Komediden kara filme, aşk filmlerinden bilim-kurguya ve adeta kendini anlattığı yaratıcı filmlere kadar uzanan bir yelpaze… La Nuit Americaine’de kendi oynadığı ve film çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesi adeta kendi hayatının bir özetidir. Kıskançlıklar, kadınlar, skandallar ve film çekme tutkusu… Bunu yaparken de ne kadar zorluk yaşadığı… Teknik anlamda bir ışık kullanımının adı olan La Nuit Americaine, Hollywood tarzı film çekme sürecini de aslında biraz eleştirir. Yönetmenin setteki yalnızlığı Truffaut’nun da aslında çok yalnız olduğuna mı işaret eder yoksa yönetmen, zaten yalnız ve mütevazı mı olmalıdır? Bütün bunları en yalın haliyle izleyiciye verir ve izleyicinin düşünmesini sağlar. Burada, benim en sevdiğim Truffaut filmlerinden birinin bu olduğunu da belirtmem gerek.

Erken yaşta kaybettiğimiz ve onun elinden çıkabilecek birkaç başyapıttan daha mahrum kaldığımız gerçeği bazen beni üzer. Sinemaya yön veren, tutkusunu bizlere de fazlasıyla aşılayan bu büyük yönetmeni her zaman sevgi ve özlemle anacağım. Yazının sonuna da izlememiş olanlar için, en çok etkilendiğim beş Truffaut filmini sıraladım, iyi seyirler…

1- LES QUATRE CENTS COUPS, 1959

 

2- LA NUIT AMERICAINE, 1973

 

3- JULES ET JIM, 1962

 

4- TIREZ SUR LE PIANISTE, 1960

 

5- BAISERS VOLES, 1968