13.01.2021

Fransız Sinemasının “En Güzel” Armağanı: Juliette Binoche

Yusuf YETİŞ

“Nereye gideceğimi bilmiyordum ta ki gidecek başka bir yer bulamayana kadar. Kendi içime. Teslim olmak zorundaydım, bir şekilde ölmeniz gerekir. Bir kendinden vazgeçiştir bu. Kendinizi olmadığınız şeye yönelik zorlamalısınız. Hayat ileri doğru gitmiyor fakat “içeri” doğru gidiyor.”

-bir röportajından.

9 Mart 1964 tarihinde, heykeltıraş bir baba ile tiyatro oyuncusu bir annenin kızı olarak dünyaya gelen Juliette Binoche, modern Fransız sinemasının yetiştirdiği en kıymetli birkaç aktristen biri. Birçok başarılı film de rol almış; Haneke, Kieslowski, Godard, Kiarostami ve Carax gibi büyük yönetmenlerle de çalışma imkanına ermiş bir isim aynı zamanda.

Simsiyah saçlarıyla, masum yüzüyle ve tüm yüzüne hatta vücudunun her kasına yayılan tebessümüyle ekranda her belirdiği sahnede izleyicisini kendine âşık edecek denli samimi bir oyunculuk sergileyen bir isim. Aynı zamanda dansçı olan ve resimle de ilgilenen Binoche, sanatkar Fransız kadınının sinemadaki temsili adeta. Rol aldığı her filmiyle gittikçe yükselen bir performans sergileyen, o olmadan bu kadar yükselemeyeceğini, üzerine konuşulmayacağını bildiğimiz roller sergileyen bir isim Juliette Binoche; gelin, doğum günü şerefine en iyi performanslarını, onsuz düşünemeyeceğimiz rollerini beraber analım.

The Unbearable Lightness of Being (1988)

Milan Kundera’nın aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan, (Türkçe’de Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) yönetmen koltuğunda Philip Kaufman’ın yer aldığı ve başrolü Daniel Day-Lewis ile paylaşan Binoche’un, dünya çapında bir üne sahip olmasına neden olan film olarak filmografisine yazmamız gereken filmiyle başlıyoruz. Kadınlardan kendini alıkoyamayan, sürekli birileriyle birlikte olan Tomas (Daniel Day-Lewis) karakterini en azından ilk başlarda dizginleyebilen Teresa rolünde görüyoruz Binoche’u. Geleneksel bir kasaba kızı olan buna rağmen Tomas’ın evine aldığı ve aşık olduğu kadını oynayan Binoche, duygusal çöküntüler, aldatan ama yine de seven ve sevilen bir erkek, Sovyetlerin işgali altında olan Çek topraklarının durumu gibi duygusallığa, melankoliye ve aşk ile ilgili söylence de insanın en derin uçurumlarını göstermeye yol açan olayların ortasında yer alıyor. Tüm bunların üstüne bir dönem intiharı dahi düşünen bir karakteri de canlandıran Binoche’un işi her ne kadar zor olursa oyunculuğu da o denli görkemli ve büyük oluyor.