24.11.2016

Frantz

François Ozon’un yönettiği, oyuncu kadrosunda Pierre Niney, Paula Beer, Ernst Stotzner ve Marie Gruber’in yer aldığı Frantz 25 Kasım 2016da seyirci ile buluşuyor.

I. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde Almanya’nın küçük bir kasabasına gelen ve sürekli bir mezarı ziyaret eden gizemli genç Fransız (Pierre Niney), tüm kasaba halkının dikkatini çeker. Savaşta kaybettiği nişanlısının yasını tutan Anna (Paula Beer) ve ailesiyle tanışan bu genç, uzun zamandır tek başına taşımak zorunda kaldığı büyük sırrını açıklamak için buraya gelmiştir. Ancak kasabada yaşadıkları ve gördükleri, Anna ve ailesinin ona karşı gösterdiği ilgi kararını gözden geçirmesine neden olacaktır.

FRANÇOIS OZON İLE SÖYLEŞİ

Sizi Frantz’ı yapmaya iten nedenler nelerdi?

Kafayı hakikat ve şeffaflıkla bozduğumuz bir dönemde, yalanlar üzerine bir film yapmak istedim. Eric Rohmer’in bir öğrencisi ve hayranı olarak yalanların, hikaye anlatımında ve film yapımında heyecan verici bir yem olduğuna inanıyorum. Bir arkadaşım I. Dünya Savaşı’ndan sonra Maurice Rostand tarafından yazılan bir oyundan bahsettiğinde sensörlerim çalışmaya başladı. Konuyu deştiğimde oyunun 1931’de Ernst Lubitsch tarafından BROKEN LULLABY adıyla sinemaya uyarlandığını öğrendim. İlk tepkim, bu fikri rafa kaldırmak oldu. Lubitsch’i nasıl alt edebilirdim ki?

Fikrinizi değiştiren ne oldu?

Lubitsch’in filmini izlemek. Oyuna çok benziyor ve hikayeyi genç Fransız’ın gözünden anlatıyor. Bense hikayeyi, tıpkı seyirci gibi bu Fransız’ın neden nişanlısının başında yas tuttuğunu bilmeyen genç kadının gözünden anlatmak istedim. Oyunda ve filmde delikanlının yaşadıklarını bir rahibe itiraf ettiği uzun sahne sayesinde ilk andan itibaren sırrın ne olduğunu biliyoruz. Ben suçluluktan çok yalan ile ilgilenmek istedim. Lubitsch’in filmini savaş sonrası dönemin pasifist ve idealist prizmasından seyretmek güzel ve kıymetli. Onun sahnelerinin birçoğunu kullandım. Broken Lullaby yönetmenin en az bilinen filmi. Çektiği tek dram ve gişede fiyaskoya uğramış. Her zamanki gibi oldukça yenilikçi, takdire değer bir yönetmenlik sergiliyor. Ancak o film, ikinci bir dünya savaşının kapıda olduğundan habersiz Alman asıllı Amerikalı bir yönetmenin filmi. İyimser bir uzlaşı filmi. I. Dünya Savaşı öyle kanlı bir savaştı ki Fransa ve Almanya’daki birçok politikacı ve sanatçı yüksek sesle pasifizm savunucuları oldu. “Bir daha asla!” Bu iki savaşı da yaşamamış bir Fransız olarak benim yaklaşımım bariz bir şekilde farklı olacaktı.

Orijinal hikayeye bambaşka bir kısım eklediniz.

Oyunda ve Lubitsch’in filminde aile hiçbir zaman yalanı öğrenmiyor ve Fransız aileye kabul ediliyor. Ölen oğulun yerini alıyor, aileye keman çalıyor ve film mutlu bir sonla bitiyor. Benim filmimdeyse, Adrien yine ailenin bir parçası oluyor ama bir noktadan sonra yalanı ve suçluluk hissi ağır bastığından Anna’ya her şeyi anlatıyor. Lubitsch’in filminden farklı olarak Anna, Adrien’in kasabayı terk edip, kendisinin depresyona girmesiyle başlayan ve onu uzun ve kişisel bir yolculuk yapmaya iten olayların sonunda, ki bunu ikinci bölümde deşiyorum, onun yalanını kabulleniyor.

Bir melodram için alışılmadık biçimde Adrien Anna’ya aşık olmuyor. Oluyorsa da bununla yüzleşemiyor.

Anna ve Adrien, Frantz’ın kaybını paylaşıyorlar ama aşkın doğurduğu hisleri paylaşabilirler mi? Anna başta bunun mümkün olabileceğini düşünüyor ama gerçeği öğrendiğinde bu imkansız görünmeye başlıyor. Sonra yeniden olabileceğine inanmaya başlıyor ama bu sefer de Fransa’da başka bir gerçekle yüzleşiyor. Anna’nın en güzel yanı yaşananlara kör kalması. Adrien’in ne yaptığını biliyor ama ona en çok acı veren şey, Adrien’e karşı bastırmak zorunda kaldığı duyguları oluyor. Bu yüzden onu aramaya gidiyor, her şeye rağmen aşklarına inanmak istiyor. Öte yandan, onun bu arzusundan Adrien’in bile haberi yok. Suçluluk ve affetmek gibi klasik melodram temalarıyla oynayıp, sonra duyguların aslında nasıl da karşılıklı olmadıklarını göstermeye çalıştım.

Adrien, Frantz ile arkadaş oldukları yalanını derinleştirdikçe ona karşı bir arzu duymaya başlıyor gibi.

Anna’nın Adrien’in annesine dediği gibi; “Oğlunuza acı çektiren ben değilim. Frantz.” Bir Alman askeri olan ama ayrıca arkadaşı, hatta aşkı olan, alter egosu Frantz.

“Bizi mutlu etmek seni korkutmasın,” diyor Frantz’ın annesi Adrien’e ve onu keman çalması için yüreklendiriyor.

Frantz’ın ailesi, Adrien’i kucaklamak, tamamen bir kurgu olan Frankafon-Alman dostluğuna, Adrien’in oğullarının yerini alabileceğine inanmak için farkında olmadan bir yalanı kabul ediyor. Her şey bir yanlış anlamayla başlıyor. Adrien kendini bu yanlış anlamaya teslim ediyor ve bu sayede Frantz’ı daha fazla tanımanın bir yolunu buluyor. Yalan sayesinde hepsi kendilerini daha iyi hissediyor. İyileştirici etkisi olan bir yalan bu. Bu, yas tutarken çok yaşanır. Yasını tuttuğunuz insanı idealleştirilmiş bir formda anarsanız bu sizi rahatlatır ve size zevk verir. Adrien için Frantz’ın sevdiklerine bu zevki tattırmak, bir süreliğine de olsa kendi suçluluğunu da dindirmek demek.

Adrien karmaşık bir karakter.

Adrien, ıstırap çeken genç bir adam. Yolunu kaybetmiş bir halde. Arzularının, suçluluk duygusunun ve ailesinin içinde kaybolmuş bir durumda. Başlangıçta hakkında çok az şey biliyoruz. Çok gizemli biri. Film ilerledikçe Anna’ya yaşattığı hayal kırıklıkları da artıyor. Savaşın yarattığı travma yüzünden güçsüz kalmış. Cesaretini yitirmiş. Kurtulamadığı bir nevrozun içinde çırpınıyor. Frantz’a duyduğu takıntı ya da aşk bir zehre dönüşüyor ve Adrien’i boğuyor.

Anna bir anlamda Frantz’ın yasını, Adrien Almanya’dan ayrıldıktan sonra tutmaya başlıyor.

Frantz’ın bir fotoğrafını mezarına bırakıyor ve depresyona giriyor. O ana kadar Anna, Frantz’ın ailesi için güçlü durmaya çalışıyordu. Bir noktada Frantz’ın babası ona, “Frantz’ı kaybettiğimizde hayatta kalmamıza yardım ettin. Sıra bizde.” diyor. Ancak Adrien’in yalanı ve ayrılışı Anna’nın acısını su yüzüne çıkarıyor ve bu sefer terk edilmişlik hissini daha şiddetli hissediyor. Belki bunun nedeni Adrien ile daha erotik bir ilişki yaşamış olmasıdır.

Anna sadece acısını atlatıp affetmenin yollarını aramakla kalmıyor, aşkı da keşfediyor ve öğreniyor.

Senaryo bir Bildungsroman, yani bir büyüme hikayesi olarak tasarlandı. Bizi bir rüya veya kaçış alemine sürüklemek yerine, Anna’nın duygusal eğitimini takip ediyor ve onun gerçekler, yalanlar ve arzuları karşısında yaşadığı hayal kırıklıklarını resmediyor. Anna, Frantz ile birlikte olacaktı. Romantik, gençlik dolu bir aşkları vardı. Hatta ateşi hiçbir zaman dinmeyecek bir aşktı belki de bu. Ama Frantz’ın ölümüyle bu ateşin yerini kül almıştı. Sonra bir anda, mucizevi biçimde bir başka Beyaz Atlı Prens çıkageldi. Bu seferki daha tutkulu bir ilişkiydi. Adrien de doğru kişi değil ama Anna onunla hayatın büyük temalarından bazılarına (ölüm, aşk, nefret, başkalaşma) yolculuğa çıkıyor.