14.03.2018

Funny Games: Haneke Tarzı Eğlence

Haneke Anlatısı

Funny Games, 1997 çıkışlı bir Michael Haneke filmi. Avusturyalı yönetmen Haneke, günümüzde izlemesi (ve anlaması) güç filmler denince akla gelen ilk isimlerden. Anlatısı, sinemada kendi rengini bulan Luis Buñuel gibi gerçeküstü özelliklere ya da David Lynch tarzında bir alegorik ve kapalı anlatıma sahip değil; aksine görece bol diyaloglu, etkileşimli ve çoğu zaman bireyin içsel kaygılarından ziyade toplum genelindeki meseleleri anlatma kaygısı gütmekte. Ama aldığı psikoloji, felsefe ve drama eğitimden olsa gerek, filmlerinin özellikle psikolojik derinliği benzerlerinden daha fazla ve eserlerinde zaman zaman Bretchyen anlatı özelliklerine rastlanıyor. Bu, izleyicinin filmle bütünleşmesini zorlaştırmanın yanısıra yönetmenin anlatma kaygısı güttüğü hikayenin izleyici tarafından en başta anlaşılmasını, ardından da sindirilmesini de zorlaştırıyor. Funny Games örneğine bakarsak, bu özelliklerin zaten izlemesi zor olan bu filmi anlamak işini de apayrı bir mesele haline getirdiğini görmekteyiz. Bu nedenle Haneke sineması kimileri için ilgi çekici ve üstüne çaba harcamaya değer, kimileri içinse zaman kaybı ve düpedüz içeriksiz.

Brechtyen İzler

Funny Games, ilk saniyesinden itibaren izleyiciyi rahatsız etme amacı gütmekte. Jeneriksiz başlayan filmin açılışı, bizi seyredeceğimiz ailenin üst sınıf olduğuna ikna eder etmez jenerikle ve saldırgan bir müzikle bölünüyor. Bu ilk dakikaların filme dair bir foreshadowing olduğunu düşünmek doğal, zira her nasıl ki filmin plot’u sessiz sakin bir ailenin hayatına ansızın dalıveren hunhar gençler çevresinde oluşuyorsa, film bize bu olayı müzik üzerinden hissettirerek başlıyor. Akıp giden dinginliğin kesileceğine her nasılsa emin olarak izlemeye devam ediyoruz filmi, çünkü süregelen tüm bu dinginlik içerisinde bir olağandışılık, bir anormallik var.

Haneke’nin, beynimizde “bir şeyler olacak” beklentisini oluşturan anlatı anormalliğini bize hissettirmek için Brecthyen tiyatronun kimi özelliklerini kullandığını düşünüyorum. Örneğin filmde bir süre, sahneler herhangi bir sinema filminde görmeye alışkın olduğumuz şekilde konuşan kişinin suratını içeren şekilde kurulmuyor. Gündelik, sıradan aktiviteler önemliymişçesine kamera bize karakterin bir parçasını gösteriyor ve bu, izleyici için bir nevi “kapana kısılmışlık” hissi yaratıyor. Zaten bir süre sonra ziyaretçilerin eve girmesiyle bu kapana kısılmışlık kendini sinematografik tekniklerin ötesinde senaryosal olarak da tüm sertliğiyle gösteriyor.

Umutsuzluk

Klasik bir Hollywood geriliminde genellikle film boyunca kötü ilerleyen olayların en sonunda düzeleceğine dair umut taşırız. Bu umut gücünü belki saklı bir silah, belki karakterlerin içten içe kurguladıkları bir plan, belki de kötü adamların bir hata yapacağı beklentisinden alır. Haneke, Funny Games’te işte bu umudu apaçık yerden yere vuruyor ve özellikle ölüm kavramının sinema perdesinde göründüğü gibi olmadığının izleyici tarafından hissedilmesini amaçlıyor.

Başından sonuna tıpkı aile bireyleri gibi bizim de elimizi kolumuzu bağlayan çaresizliği karakterler birkaç kez yok etme şansı bulsa da Haneke muhtemelen kamera arkasında kahkahalar atarak bu sahnelere müdahale ediyor ve o rahatlamaya, tarafını tuttuğumuz karakterler gibi biz de asla ulaşamıyoruz. Bu çaresizlik süregelirken filmin en rahatsız edici karakteri Paul’un (Arno Frisch) birkaç kez 4. duvarı kırarak bize seslenmesi de bizi iyice rahatsız ediyor. İzlediğimiz şeyin bir kurmaca olduğundan elbette emin olan bizleri, filmin sonuna doğru “kurgulanmış her şey aslında yaşanmış da denebilir mi” tarzı felsefik sorulara da iten Haneke, film boyunca adeta kendinden nefret ettiriyor; film bitip eserin boğuculuğu yavaş yavaş etkisini kaybettiğinde ise sinemasına hayran bırakıyor.

 

Filmin Sinema İçin Önemi

Funny Games, taşıdığı deneysel niteliklerle de dikkat çeken önemli bir Haneke filmi. Ölümleri kameranın bulunmadığı yerde kuran Haneke, belirgin bir şiddet-eziyet sahnesi de göstermeksizin ortaya vurucu bir şiddet filmi çıkarıyor. Evet, Funny Games şiddet göstermeyen bir şiddet filmi. Bu hususta filmin, senaryosunu Quentin Tarantino’nun yazdığı Natural Born Killers (1994, Oliver Stone) ile teoride benzeştiğini, pratikte ise çok farklı çizgilerde olduğunu düşünüyorum. İki eser arasındaki paralellik şiddet kavramının sinema perdesinde tartışılması çevresinde benzerlik gösterirken, birinde aşikar olan şiddetin ötekinde izleyiciye asla gösterilmemesi, belki de Amerikan ile Avrupa sinemasının karşılaştırılmasında bir numune görevi görebileceği söylenebilir.

Bahsettiğim üzere Haneke’nin izleyiciyi doyuma asla ulaştırmaması, Hollywood film paradigmasıyla zaten taban tabana zıt; fakat bu filmde Avrupalı türdaşlarından da ayrıldığı gözleniyor. İşbu nedenlerle Funny Games sinemaya ve sinema teorilerine ilgisi olan insanlar için mutlaka izlenmesi gereken bir eser; film izlemeyi sevenler için ise belki de tadılması gereken pek farklı bir lezzet.