20.04.2018

ELEŞTİRİ: Fury

Halil İbrahim Sağlam

Üç – dört yılda bir film çekmesine rağmen son iki senede üç film birden çekerek üretkenliğini artıran yönetmen – senarist David Ayer, geçtiğimiz aylarda vizyona giren aksiyon filmi Sabotage (2014)’ın hemen ardından en iddialı filmi Fury’e imza atıyor. Oscar sezonunda birkaç dalda adının geçmesi beklenen ve 68 milyon dolarlık bütçesiyle Ayer’in filmografisinin en yüksek bütçeli filmi olan Fury, günümüzde Hollywood’un uzaklaşmaya başladığı “savaş filmi” türünün başarılı bir örneğini izlemeyi ne kadar özlediğimizi hatırlatıyor.

David Ayer, genellikle sokak diline yatkın olan küfürlü diyalog yazımlarıyla ve sistemin yozlaşmışlığını gözler önüne seren karakterleriyle suç–polisiye filmlerinin kodlarına kendine has bir gerçekçilik eklemeyi başaran bir isim. Daha önce yönettiği dört filmi de suç / polisiye türlerine ait olan Ayer’in ilk defa yüksek bütçeli bir savaş / kahramanlık filmine imza atması ve başrolde Brad Pitt ile çalışması hem sinemaseverler hem de yönetmenin kariyeri nezdinde önem taşıyordu. Ayer, bu filmiyle sınavı geçmeyi başarıyor ve 2. Dünya Savaşı’nın son günlerine odaklanarak “Fury” adlı bir savaş tankının içindeki 5 Amerikan askerinin savaşla, ölümle iç içe olan yaşamlarını gözler önüne seriyor. Amerikan askerleri ve Naziler arasındaki savaş esas mesele olsa da film herhangi bir Alman askerini karakter olarak barındırmıyor, zira filmin amaçları arasında savaşa iki taraftan bakmak gibi bir düşünce yer almıyor. Bir sabah şafak vaktinde başlayıp ertesi günkü şafak vaktinde sona eren hikayenin odak noktası tankın içerisindeki beş Amerikan askerinin 24 saatlik mücadelesi.

Filmi savaş, yemek masası sahnesi ve savaş olarak kabaca üç bölüme ayırmak mümkün. Filmin ortasında yer alan ve çok iyi kotarılmış olan gerilimli yemek masası sahnesi hem savaşın ortasında ufak bir ara, rahatlama hissi yaratıyor hem de karakterlerin duygusal ve psikolojik açıdan patlama yaptığı bir yüzleşme ortamına dönüşüyor. Böylelikle Norman’ın (Logan Lerman) ilk yarıdaki pasif, acemi ve korkak kişiliğinin ikinci yarıda kahramanlaşmasına ve ölüm makinesine dönüşmesine olanak sağlayan dramatik faktörlere şahit olurken, Don’un (Brad Pitt) gerçek kişiliğiyle de yüzleşme şansı yakalıyoruz. Bu bağlamda Don’un sözünü ettiği “İdealler barış doludur, tarih ise şiddet” önermesi filmin ikinci yarısıyla birlikte anlam kazanırken savaşın insanı insanlıktan çıkardığını Norman’ın dönüşümü başta olmak üzere tüm karakterlerde görmemize olanak sağlıyor.

Görüntü yönetmeni Roman Vasyonov’un mavi ve gri tonları arasında seyreden renk skalası tercihleri filmin sinematografik açıdan doygunluğuna büyük katkı sağlıyor. Başarılı sanat yönetimi çalışmasının da katkısıyla şaşaasıyla öne çıkan savaş filmlerinin yapısından farklı olarak kirli, çamurlu ve puslu bir doku kazanıyor. Açılış ve kapanış sahneleri görsel açıdan etkileyici kareler barındırmayı başarırken Vasyonov’un tek plan kullanımı ise bu sahneleri daha gerçekçi ve unutulmaz kılmaya yarıyor. Böylelikle David Ayer’in polisiye filmlerdeki gerçekçi yaklaşımının mayası görsel açıdan savaş filminde de tutarlılık sağlarken dört Amerikan ve bir Alman tankı arasında geçen savaş sahnesiyle de doruk noktasına çıkıyor.

Brad Pitt, yara bere içerisindeki suratı ve vücuduyla baştan sona tutarlı bir performans sergilerken hem insanlıktan çıkan bir vahşi gibi gözükmeyi hem de bakışlarıyla içindeki insaniliği yansıtmayı başarıyor. Oscar’da “en iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında adaylık alabilmesi ihtimaller dahilinde olan Logan Lerman, iyi oynanmadığı takdirde dramatik dönüşümü inandırıcı kılamayacak olan ‘Norman’ karakterine güçlü bir şekilde hayat vererek bu sorunu ortadan kaldırıyor. Shia LaBeouf duygusal, Jon Bernthal ise asi çıkışlarıyla rol çalmayı başarırken Michael Pena ise kendisine fazla alan tanınmamasıyla beşli içinde en pasif planda kalan kişi oluyor.