15.08.2017

ANALİZ: The Getaway

 

Yener Kök

“The Getaway” (1972), Amerikan suç edebiyatının ‘underrated’ mücevherlerinden biri olan Jim Thompson’ın romanından senaryosunu Walter Hill’in uyarladığı, Sam Peckinpah’ın yönettiği, soundtrack albümünü Quincy Jones’un yaptığı, başrolünde Steve McQueen’in oynadığı ve sinema tarihinde kendi özel hayranları olan kült bir film.

Sam Peckinpah ise 1970’li yıllarda ABD (dolayısıyla dünya) sinemasını değiştirmiş bir avuç yönetmenden biri. En iyi işlerini western alanında vermesine karşın hangi tür film çekerse çeksin, eserine kendi özgün imzasını atmayı başaran nadide bir sanatçı. Hatta onun ‘seyirci için’ yaptığı söylenebilecek (belki de tek?) ana akım filmi, iddiasız bir suç ve kaçma/kovalamaca öyküsü olan “The Getaway”de bile o imzayı görebilmek mümkün.

Sinema tarihinde yapılmış filmlerin neredeyse tamamı, çoğunlukla ilk sahneden itibaren kahramanını ve onun içinde yaşadığı dünyayı genel anlamda tasvir ederek başlar. Bunun için yaklaşık yirmi dakika harcanır ve genelde bu fazda, salt seyirciyi bilgilendirmek amacıyla yazılmış (sıkıcı) diyaloglardan yardım alınarak kolaya kaçılır. Çok az sanatçı, hikâyesini resimlerin gücü ve göstergelerle anlatmıştır. İşte “The Getaway”de Peckinpah, silahlı soygun nedeniyle bir hapishaneye tıkılıp kalmış Carter McCoy’un (McQueen) dünyasını, neden orada olduğunu, günlerini nasıl geçirdiğini, ruh durumunu, özel hayatında kim(ler)in yer aldığını vb. pek çok şeyi, görüntü ve ses bandını olağanüstü bir yetkinlikle kullanarak, birkaç dakika içinde adeta bir nakış gibi örüyor.

İlk kare yeşillikler arasında kameraya bakan bir ceylan ve onunla birlikte otlayan diğerleri. Derken ortaya çıkan kuzular ve geniş açıda, arkada beliren nöbetçi kulesi. Kamera usul usul zoom-out yapıp en geniş açıya geçerken aslında bu hayvanların, dev bir hapishanenin hemen dışında özgürce dolaştığını görürüz ve bunun, Luis Bunuel’in “Yokedici Melek” filmindeki ‘ayı sahnesi’ne yapılan bir gönderme olabileceğini düşünürüz.

Bu görüntülerle eş zamanlı olarak ses bandında bir çırçır makinesinin sesi belirir ve sekansın en sonuna kadar da (birkaç saniyelik 1-2 ara dışında) hiç eksik olmaz. Bu, hergün o makinenin başında saatlerce çalışmak zorunda olan McCoy’un kafasının içindeki sestir ve sadece atölyede bulunduğu anlarda değil, 24 saat boyunca her an kulağında çınlayıp durur. Söz konusu sesi onunla birlikte bizim de duymamızı ister Peckinpah, bundan dakikalarca vazgeçmez ve hiçbir diyalog ve konuşma kullanmadan, kahramanının bulantı içindeki haleti ruhiyesini %100 bir şekilde anlamamızı sağlar.

McCoy’un şartlı tahliye duruşması neden orada olduğunu, ne istediğini, hapishanedeki tutumunu (ve bu arada jüride yer alan Jack Beynon [Ben Johnson] ile göz göze geldiklerinde de kahramanımızın orada olmasının bu adam ile bir ilgisi olduğunu) ortaya koyar. Bu esnada makinenin gürültüsü çok azalır, McCoy heyecanla kararın açıklanmasını bekler ve umduğu sonuç çıkmayınca yeniden, daha da güçlenerek peydah olur.

Karısı (veya sevgilisi, Ali McGraw) ile olan geçmişe ait ‘huzur’ anları, McCoy’un atölyede çalıştığı ya da hücresinde tek başına uzandığı anlarda ilgisiz bir şekilde hızlıca araya serpiştirilir. Buna, onun ifadesiz, soğuk ama içinde bulunduğu durumdan ne kadar bıkkın olduğunu açıkça gösteren yüzünün yakın çekimleri eşlik eder. Bu anlarda ve aslında sekansın tamamında hâkim olan (Yeni Dalga etkisindeki) kesintili ve aritmik kurgu, McCoy’un dünyasındaki keşmekeşin bir yansıması olarak Peckinpah tarafından bilinçli bir şekilde tercih edilmiştir.

Carter McCoy oraya ait değildir. Bir başkası, mecbur kaldığında orada yapabilir belki ama o yapamaz. Sekansın sonunda, jenerik yazıları bittiğinde sadece altı dakika geçmiştir ve biz bunu (ilave olarak McCoy’un tüm hikâyesini) öğreniriz.