04.11.2019

Girl: Tutkunun Dansı

İlk gösterimi geçtiğimiz sene Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış Bölümünde yapan “Girl” genç yönetmen Lukas Dohant’ın ilk filmi olmakla beraber yine festivalin aynı bölümünde başrol oyuncusu on yedi yaşındaki Victor Polster’e en iyi erkek oyuncu ödülünü getirmişti. İlk film için yönetmen cesur davranmış, ergenliğinin ortasında olan trans bir bireyin kadın olabilme mücadelesini etkileyici bir sinematografiyle anlatmayı başarmış.

Baba ve Kızı

Lara on beş yaşında ve en büyük hayali balerin olabilmek. Şehrin en iyi bale okullarından birine girmeyi başarıyor tutkusu ve çalışma azmi sayesinde. Taksi şoförü babası Mathias ve beş yaşındaki kardeşi Millo ile beraber yaşayan Lara’nın annesinin nerede olduğu ya da akıbetinin ne olduğu ile ilgili bir şey öğrenemiyoruz. Tabii annesine dair bir şey anlatmama yönetmenin bilinçli bir tercih olmalı, ergenlik sorunları ile boğuşan karakterin kadın olma sürecini anne desteğiyle izlemek filmi başka yerlere götürebilirdi. Öyle olmasına rağmen Baba Mathias o denli kızına düşkün bir baba ki onun okulu için yaşayışlarını değiştirebiliyor.

Mathias, Lara’nın zorlu ve sancılı sürecinde her zaman yanında olmak istiyor. Öyle ki cinsiyet değişimi süreci için her hastaneye gidildiğine baba hep çocuğunun yanında. Keşke herkes böyle bir babaya sahip olsa dedirtiyor insana. Tabi bu aşırı ilgi Lara’ya bazı zamanlar bunaltıcı gelebiliyor, Mathias kızıyla doğru dili yakalayamıyor, belki de bir anneye ihtiyaç duyulan zamanlar bu kriz anları. Yönetmen annenin yokluğunda bize bunu düşündürmek istemiş olabilir. Babanın büyük şefkati, kızının sorunlarına karşı endişesine rağmen yine de ikisi arasında kırılamayan buzlar var, buna rağmen Mathias son ana kadar kızına destek olmaktan bir an olsun vazgeçmiyor.

Arzu, Sabır ve Hırs

Cinsiyet değiştirme meselesi birçok toplumda hala tartışılan ve kabul görmesi uzun yıllar sürecek gibi gözüken bir süreç. Girl filminde yönetmen bu tartışmalara pek girmeden ucundan dokundurarak, ergen bireyin toplumla olan ilişkisi ve aile hayatındaki çıkmazları üzerinden anlatıyor meseleyi, özellikle Lara’nın bale yapma tutkusunu merkezine alarak. Lara’nın döngüleri var; aile hayatındaki sorumlulukları, kardeşini her sabah okula bırakması, yoğum ve yıpratıcı geçen provalar, bol bol kanayan ayak parmakları görüyoruz film boyu, hastanedeki cinsiyet değiştirme süreci…

Bu döngüler arasında yoğun bir sürece giren Lara bir an önce vücudunda değişikler olmasını, görüntüsüyle tamamen bir kadına dönüşmeyi iple çekiyor. Çünkü göğüsleri çıkıp poposu büyürse okuldaki arkadaşları tarafından kabul görebilecek, ya da kendini daha çok kadın hissedecek ve bir erkekle ilişki yaşayabilecek. Bu yüzden hiçbir erkekle beraber olmuyor, hayatını askıya almış gibi. Bu takıntıları onu ele geçiriyor, kadın olabilme ve dans arzusu arasında sancılı bir şekilde hayatının kontrolünü kaybetmeye başlıyor.

Ötekileştirme

Lara’nın cinsiyet değiştirmesi okuldaki kızlar ve öğretmenler arasında normal karşılanıyor gibi görülse de ikiyüzlü insan ahlakının dışavurumunun gözükmesi uzun sürmüyor. Hayli modern olduğunu düşünen, bu sorunları aşacağına inan toplumlarda bile erillik meselesi bir anda su yüzüne çıkabiliyor, trans bireylere üsten bakma, onları tahakküm altına alma durumu. Erkek bir öğretmenin Lara’nın kızlar soyunma odasında bulunmasından sınıftakiler tarafından bir rahatsızlık duyuluyor mu şeklinde oylama yapması, sınıftaki kızların buluştuğu bir kız partisinde Lara’ya herkesten ayrı bir oda verilmesi gibi örnekler yapılan ayrımcılığı gözler önüne seriyor. Özellikle kızların Lara’yı ortasına alarak penisini göstermesi için ona baskı yapmaları aslında, toplum tarafından sadece yapmacık roller üstlenildiğini, ötekileştirmenin insanın içlerinde saklı kaldığını gösteriyor.

Trans bireylerin duyguları, ne hissettikleri ailenin dışında kimsenin umurunda değil gibi, bu bireyler el üstünde tutulması gereken insanlar değiller ya da aşırı hassas davranılması gereken ya da ayrımcılık yaparak toplumdan aforoz edilmek istenen. Bu insanlar da herkes gibi sıradan olmak istiyor, toplumlar tarafından bu anlayış düzeyine gelindiğinde meselenin sorun olarak algılanmaktan çıkacağını düşünüyorum, yönetmenin de Lara’nın gerek arkadaşlarının üzerinde oluşturmaya çalıştığı baskı, gerek babanın aşırı ilgisinden bunaldığını göstermesinden bahsettiğim şeyleri anlatmak istediğini çıkartıyorum.

Ruhsal ve Bedensel Çıkmaz

Lara yorucu okul süreci, bir an önce kadın olma arzusu ve aile hayatı içinde sancılı bir dönem yaşıyor. Kilo kaybediyor ve vücudu zayıflıyor, yine de baleye duyduğu tutku onu bir nebze ayakta tutabiliyor. Cinsiyet değiştirme ameliyatı için bedeninin henüz hazır olmadığı söyleniyor. Ayak yapısını değiştirmek ve baleye uyumlu hale gelmek için herkesten çok çalışması lazım. Lara kanayan parmaklarının, kırılan tırnaklarının acısına zor olsa da dayanıyor, azmi sayesinde hocalarının gözüne giriyor. Penisi gözükmesin diye kasık bölgesine bantlar yapıştırıyor, tüm bu sahnelerde biz de onunla beraber acı çekiyoruz. Ruhsal acının bedensel acının önüne geçtiği nokta da filmin en etkileyici sahnesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Elimiz, ayağımız hareket etmiyor, adeta donup kalıyoruz. Yönetmenin Lara’ya odaklanan, özellikle dans sahnelerinde kullandığı yakın çekim tekniği sayesinde karakterin hem iç dünyasını hem bedensel acılarını hissedebiliyoruz. Film gücünü iyi kullanılan kamerayla da bütünleşen Victor Polster’in inandırıcı oyunculuğundan alıyor diyebilirim .

Girl filmi queerliği ergenlik meseline de dâhil ederek irdelemesi, aile, okul ve tutkuları içinde sürüklenen, acı çeken, her şeye rağmen umudunu kaybetmeyen ve daima gülümseyen Lara’yı merkezine alarak onla yakın hissetmemizi sağlaması yönleriyle etkileyici bir ilk film olma özelliği taşıyor. Yönetmen Lukas Dohant’a böylesine cesur bir işe kalkıştığı ve genç oyuncu Polster’e altından kalkmayı başardığı büyüleyici performansı için sonsuz teşekkürler.