28.05.2016

Godzilla: Orijinaline Karşı Yeni Nesil

Tolga DEMİR

Dünyanın geçmişi de, geleceği de toprağın altında. Yılların dövdüğü mineraller başta kömür olmak üzere, dünyanın geleceğine dahil olmaya devam ediyorlar ve ardından tekrar toprağa karışıyorlar. Bazen de kendi geleceğini yaratmaya çalışan emekçiler o toprağın altına iniyorlar. Akşam evde yemek pişebilsin diye, çocukları okula gidebilsin diye, çocukları da tıpkı kendileri gibi toprağın altına inmek zorunda kalmasın diye. Bir ömrü toprağa veren cesur insanlar onlar. Ölmek için değil, nispeten hayatları için bir şeyler yapabilmek adına her gün gün ışığını arkalarında bırakarak toprağın altına giriyorlar. Bir gelecek çıkar umuduyla…

Sinemada kült olmuş bilim-kurgu filmlerinden biri Godzilla. Film çok ironik bir şekilde Filipinler’de bir madende açılıyor. Kamera yaklaşırken duyduğumuz ilk cümlelerden biri de “40 madenci çöken toprakla aşağıdaki mağaraya düştü” oluyor. Bu talihsiz başlangıcın ardından başka bir felakete şahit olmak üzere Japonya’ya dönüyor kamera. Yeni nesil Godzilla, geçmişle arasında bir bağ kurarak kendi hikayesini yazıyor. Godzilla insanlık tarafından bilinen ve araştırılan bir yaratık. Çünkü daha önce onu görmüştük. Godzilla’nın varlığı dünyada uluslararası bir birlik yaratmış ve araştırmaya yöneltmiş. Bu ortakların en önemli üyeleri ise Japonya ve Amerika. Japonya, diğer filmlerde de olduğu gibi hikayenin temelini oluşturan kısımda yer alıyor.

Başrollerinde Aaron Taylor-Johnson olduğu filmde ayrıca Elizabeth Olsen ile Breaking Bad dizisinde hayatının rolünü oynayan Bryan Cranston yer aldığı filmin yönetmeni Gareth Edwards. Oyuncu listesinin tepesindekilerin yanı sıra Juliette Binoche da filmde ucundan bir gözüküp kayboluyor. İki saati aşkın süresini iyi kullanan film dikkatleri her anında toplamayı başarıyor aslında. Kadrosunun ötesinde, anlatılmak istenen olayların gidişatının olabilidiğince mantıklı ve akıcı bir yolda ilerlemesini sağlamak film için bazen sıkıntılı olabiliyor. Devam filmi olmasa da, daha önce çekilmiş versiyonlarından apayrı bir yolda gitmemesi filmin iyi yanlarından biri. Fakat bunun yanı sıra bu film için yazılan hikaye birçok şeyi sekteye uğratıyor. Bunlardan ilki direkt olarak Godzilla. Daha önce çok kötü bir tecrübeyle deneyimlediğimiz bir yolu tercih etmesi yönetmen Gareth Edwards’ın en büyük kumarı olmuş. Filmi Alien vs. Predator atmosferine sokması kendi kalesine gol atması gibi bir durum yaratıyor.

Daha önce çokça filmi çekilmiş bir hikaye olarak Godzilla, belli başlı noktalara odaklanır. Bunların en göz önünde olanlarından biri onun tanrısal boyutu. Bu filmde en ön plana alınmak istenen öge bu durum gibi duruyor. Filipinler’den Japonya’ya; Hawaii’den San Fransisco’ya uzanan bir maceraya ev sahipliği yapan film, uluslararası bir kimlikle seyircisini selamlıyor. Tam zamanında gelen politik göndermesiyle de hanesine artı puanı yazdırıyor. Film, Godzilla’nın tanrısallığını kelimelere dökerken, onun kurtarıcı olması için uygun zemini hazırlamak için Godzilla’dan çok uzaklaşıyor. Ayrıca Godzilla’nın ortaya çıkışı da çok havada kalıyor. Zaten filmde Godzilla’nın önüne geçmeyen neredeyse kimse kalmazken, öne çıkarılmaya çalışılan “ilahi kurtarıcı” rolü için bazen çok sığ ayrıntılar yerleştirilmek istenmiş. Tabii bu ayrıntılar amacının aksine filmin ritmini daha da düşürmüş.

Yılın ilk yarısını bitirirken oldukça heyecan verici bir ihtimaldi Godzilla. Fakat hemen hemen her sağlam malzemeli “devam filmivari” filmler gibi orijinalinden çok uzak haliyle kendini zayıflatan bir iş olmuş. Orijinal halinden ne kadar uzaklaşılırsa, o kadar büyük hayalkırıklığı yaratıyor bu tür filmler.