18.01.2019

Gulyabani: Efsanelerin Kadın Cininin İzinden

Manolya AKDEMİR

Sinopsis:

Gulyabani bir yaratık, bir hortlak, bir yabancı. 1970’ler ve 80’lerin İzmir’inin kötü şöhretli falcılarından Fethiye Sessiz, çocukluğunda yaşadığı kaçırılma, tecavüz ve şiddet olaylarından anlar hatırlar. Oğluna yazdığı mektuplardan ve günlüğünden hareketle başından geçenleri anlatırken Gulyabani de Cumhuriyet sonrası dönemde Türkiye’nin yaşadığı en şiddet dolu dönemin duygusal manzarasını yeniden duyumsatıyor.

Gürcan Keltek, iki kısa ve bir uzun filminden sonra bu kez yarı kurmaca belgesel diye tanımlayabileceğimiz orta metraj bir film ile karşımızda. Gulyabani yolculuğuna devam ederken, üstüne konuşulmayı hak ediyor. Toplumsal olanla bireysel olanı harmanlamak; bunu da şiirsel bir görsel dil yardımı ile somutlaştırmak. İşte bu Gulyabani’de ve yönetmenin diğer filmlerinde gözlemleyebileceğimiz önemli bir özellik. Film, hem yönetmen için kişisel hem de izleyici için. Yönetmen/senarist filme bu son şeklini verirken, Fethiye Sessiz’i, onun günlüğünden, mektuplarından çıkan anılarını, yaralarını ve Fethiye’ye dair kendi hatırladıklarını birleştiriyor. Çocukluğunda aklında yer eden bu kadını film süreci boyunca iyice tanıyıp, üstüne eklemeler yapıp bize de tanıtıyor. Kısacası Gulyabani; yönetmenin, Fethiye Sessiz’in ve toplumun ortak bir kesiti.

Hatırlamak ve hatırlatmak Keltek’in sinemasında önemli bir yer tutuyor. Ele aldığı konular ve onları ele alma biçimi özel. Gözlemci gözü ile hafızası değerli ve hafıza zaman geçtikçe daha değerlenir. Keltek’in filmlerinin pek çok ortak özelliği var. Hiçbiri sıkıcı veya eski bir şeylerin peşinde değil mesela. Denenmiş ve onaylanmışlardan ziyade risk alan ve özgün bir sinemayı bellemiş yönetmen. Filmlerin içeriğinden, türüne ve hatta süresine kadar özgür bir sinema. Doğa da sinemasının baş kahramanlarından. Doğayı kullanması yalnızca metaforik sebeplerden ötürü değil. Hepsi içinde olduğumuz zihnin anıları hakkında ipuçlarına sahip. Doğa görüntüleri kronolojisiyle de biçimiyle de Fethiye’nin ruh haline eşlik ediyor. Hayata, dünyaya, anılara dair karalamaların, ilk bakışta rastgele gibi görünen ancak aslında tam da Sessiz’in zihninden alınmış görüntüleri filme yön veriyor. Hikâyenin bir sonraki adımını hazırlayarak devamlılığı sağlıyor. Hiçbir görüntü belgeselin dolgu malzemesi değil. Aksine görüntüler izleyici ile Gulyabani’nin ortak hafızasını yaratabilmek için özenle seçilmiş.

Diğer filmlerinde -özellikle Meteorlar’da- gözlemlenen psikocoğrafik etmenler bu görüntüler vasıtasıyla Gulyabani’de de açıkça görünüyor ve de Fethiye’den duyuluyor. Keltek bize, kendisinin tanıdığı bu kadının zihninin anahtarını veriyor. Bu zihinsel yolculukta da sadece bir kadının değil, bir toplumun anılarını vaadediyor. Sadece hatırlamıyor, hatırlatıyor da. En çok da Türkiyelilere ve bu kültürün içinde büyümüşlere. Bu nedenle pek çoğumuz için filmin yer yer meditatif bir hatırlama seansına dönüşmesi çok normal. Birinin zihnine girme eylemini tahmin etmeye çalışmak, bu filmi deneyimlemeye benzer bir sonuç verebilirdi. Bir insanın zihninin de toplumdan bağımsız olma ihtimali yoktur. Bu nedenle Gulyabani de bir zihnin içinden toplumu seyrettiriyor. Politik bir film değil fakat politik kısmı burada yatıyor.

Film, Fethiye Sessiz’in “gücünü” ilk keşfettiği günden, kendi gibi sessizce beklediği ölümüne kadarki anılarını aktarırken önemli veya ilgi çekici mikro hikâyeler yakalıyor. Mesela 80’lerde İzmir’in çıkılamayan sokaklarında neler oluyordu? Darbe döneminde milliyetçi cephede doğaüstülüklere yer var mıydı? Gergin siyasi atmosfer genç bir kızı nasıl etkileyebilir? Genç bir müneccimin hikâyesi ne kadar uzağa gidebilir? Bir general genç bir kızın ayak tırnaklarından ne ister? Keltek’in yakaladığı -ya da Keltek’i yakalayan- hikâye bu nedenle dolu, yoğun ve özgün. Politik meselelerini bu şekilde sunduğu için ayrıca değerli. Politik bir film değil tabii, olma çabası da yok. Fethiye’nin içine doğduğu dünya neyse onu anlatıyor film.

Meditatif tarafının yanı sıra hipnotize edici tarafı da var filmin (Şahsen filmin son yarısı boyunca milyonlarca hatıranın, fotoğrafın ve koca bir hayatın içinde kaybolmuş gibi hissettim). Bu özelliğini görsel dilinden ses tasarımına kadar pek çok öge destekliyor. Ses tasarımı yalnızca bu etki için şekillenmemiş elbette. İnce düşünülmüş tasarım, film boyunca izleyici için önemli bir anlatıcı konumunda aynı zamanda.Karanlık, melankolik bir film Gulyabani. Sesler de görüntüler de yer yer bir korku filmi estetiğine bürünüyor. Bunun sebebi de filmin görsel ve işitsel tercihlerinin; Gulyabani’nin, “efsanelerin kadın cininin” hayatına paralel olması sanıyorum. Ölülerle konuşan, geleceği gören bir müneccim için bile belki de insanlığın kendisinden daha korkunç bir şey yoktur.

Harika afişiyle ilk bakışta da öne çıkan Gulyabani’den sonra naçizane, artık Gürcan Keltek’i yeni bir auteur olarak anmak için elimizde yeterli delil olduğunu düşünüyorum. Filmi tekrar görmeyi ve Keltek’in bundan sonraki projelerini heyecanla bekliyorum.