14.05.2018

Hak Ettiği Değeri Göremeyen 10 Yönetmen

Hak Ettiği Değeri Göremeyen 10 Yönetmen

İşte karşınızda hem kendi ülkelerini, hem de dünya sinemasını derinden etkilemiş, ancak isimleri diğer yönetmenler kadar fazla belirtilmeyen, en az onlar kadar önemli olan 10 büyük yönetmen.

Sinema tarihinde oldukça önemli rolleri olan bu yönetmenler, dünyanın farklı bölge ve zamanlarında 7. sanatı farklı biçimlerde etkilemişlerdir. Bu yönetmenlerden bazıları öncüyken, bazıları ise bugün çalışmaya devam eden yenilikçi özelliği taşıyor.

1- Jacques Tati

1907 doğumlu Fransız yönetmen ve aktör Jacques Tati, 1932’den 1978 yılına kadar hayatını sinemaya adadı. Yönetmen olarak ilk filmi 1945 yılına ait olan Sylvie et la fantôme'dir. Yıllar içerinde 9 film daha yapan Tati’nin son yapımı ise 1978’de çektiği bir kısa film olan Forza Bastia.

Tati, kariyeri boyunca yapmak istediği filmler için birçok engelle karşılaştı. Tati, sinema tarihinin en özgün tarzlarından birine sahipti ancak onun hırslı projeleri genellikle onu ekonomik problemlere sürüklemişti. Lakin bu durumlar onun filmlerini en yüksek hassasiyet ve ustalıkla dokumasına engel olmadı.

Tati, fiziksel komediyi bir üst seviyeye çıkaran bir yönetmendi. Filmleri en önemli eleştirmenler ve yapımcılar tarafından büyük takdirler topladı. Ingmar Bergman’ın favori filmlerinden birisi Tati’nin Les vacances de M. Hulot filmidir. Bu filmle Tati, kariyerinin en önemli ortaklarından birisi olan yazar Jacques Lagrange’yi bulmuş ve ayrıca kendine has karakteri olan Monsieur Hulot’yu da yaratmıştır.

Monsier Hulot’nun modern dünyaya adım atıp oraya entegre olmasını anlatan ve kendisinin en büyük başyapıtı olan Playtime (1967) filmi, Tati’yi finansal bir krize götürecekti. Ancak bu filmin finansal başarısızlığı tarihin en büyük filmlerinden birisi olmasını engelleyemedi.

2 - Jacques Demy

Jacques Demy her ne kadar  Francois Truffaut ya da Jean-Luc Godard kadar bilinmese de, Fransız Yeni Dalga’nın bayrağını taşıyan yönetmenlerden biridir. Demy İlk filmini 1960 yılında çekti ancak en beğenilen eserlerinden birisi olan filmi 1964 yılına ait olan Les parapluies de Cherbourg. Film, Cannes Film Festivali’nde 3 ödülün yanı sıra Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını ve Altın Küre’yi aldı.

Les parapluis de Cherbourg, baştan sona Demy imzalı bir müzikal ve Demy’nin kariyeri boyunca devam ettirdiği tarzını sergiliyor.

Demy kendisine özgü olan müziksel sinemayı yaratmıştı. Türün geleneksel yaklaşımı ve hayalperestliği, Demy’yi daha karanlık bir perspektife yöneltecek ve son derece kötümser bir son ile altüst olacaktı. Ayrıca Demy’nin çok fazla canlı renklerden oluşan kendisine has bir görsel stili vardı.

Les parapluies de Cherbourg'da görülen tarz, Demy'nin Pied Piper of Hamelin veya Orpheus efsanesi gibi klasik mitleri uyarladığı sonraki filmlerinde de görüldü.

3 - Victor Sjöström

Victor Sjöström, İsveç sinemasının öncüsüydü. Maurits Stiller ile birlikte sinemada yeni bir sanat biçimi keşfetti ve bunu İskandinav sinemasında karanlık ve karamsar bir temayla işledi. Daha sonra kullandıkları bu tema büyük usta Ingmar Bergman ile mükemmelliğe ulaştı.

Stiller ve Sjöström, yenilikçi film teknikleri ile psikolojik anlatımlar ve tasvirler yaratmaya çalıştı. Bu girişimlerle, sinemanın eğlence sektörü olmaktan çıkıp bir sanat formuna dönüşmesine sebep olmuşlardı. Bunlara verilebilecek en iyi örneklerinden biri 1921 yapımı Körkarlen filmi.

Her ne kadar Sjöström filmlerindeki karamsarlığı son evreye ulaştırmasa da, modern sinemanın şekillenmesinde çok güçlü bir etki oluşturuyordu. Manzarayı bilinçli olarak karakterlerin psikolojik durumunu ifade etmek için bir araç olarak kullanan ilk yönetmenlerden birisiydi ve bu teknik sonraki yüzyıl boyunca birçok büyük yönetmen tarafından kullanıldı.

Ayrıca Sjöström, sinemanın kendisine özgü bir dil yaratma potansiyeli olduğunu gördü. Bu dili en yakından görebileceğimiz filmlerinden birisi de The Phantom Carriage filmidir. Bergman, Sjöström’e saygısını sunmak için Wild Strawberries filminde ona baş rolü vermişti.

4 - Jacques Rivette

Jacques Rivette, Fransız Yeni Dalga’nın bir başka ismi az geçen usta yönetmenlerinden. Onun tarzı, sinemadaki ustalığını ve eşsiz perspektifini gözler önüne seriyordu. Jacques Rivette, Jacques Becker ve Jean Renoir'in asistanıydı ve aynı zamanda Gazette du Cinema ve Cahiers du cinéma’da dergilerinde eleştirmendi.

Rivette’in filmleri, Fransız Yeni Dalga’nın dramatik yapısı açısından en deneysel filmlerdi. Filmleri oldukça çetrefilliydi. Bunun sebebi filmlerinin süresi (Bazen filmleri beş hatta on saatten fazla sürüyordu) ve genellikle de karakterlerin hareketlerindeki gizli tutumlardı.

Rivette’nin şifreli ve gizemli stili onun ilk filmi olan Paris nous appartient'de görülebilir. Rivette bu filmde diğer Fransız yönetmenlerle işbirliği yaptı. Film Paris’te bazı cinayetlerin ardındaki komploları çözmeye çalışan bir grup göçmen kadını anlatıyor. Film boyunca sürekli olarak asla açıklanamayan bir açıklamayı arıyoruz. Film, baştan aşağıya eşsiz yönetmenin diğer filmlerinde de görülebilecek referanslar ve olaylı sahnelerle dolu.

5 - Jonas Mekas

Jonas Mekas, tek kişilik ordu düşüncesine dayanarak filmlerini kendisi çeken, yöneten, kurgulayan ve düzenleyen Litvanyalı şair ve yönetmen.

Mekas’ın en deneysel filmleri Diary films olarak gösterilebilir. Filmlerinde hayatının geçmişe ve şu ana ait çeşitli kesitlerini bazen müzik eşliğinde, bazense kendi sesiyle sahneliyor. En önemli filmlerinden birisi, hayatının 50 yılından yakaladığı parçalardan oluşan bir mozaik, As I Was Moving Ahead, Occasionally I Saw Brief Glimpses of Beauty.

Mekas, Nazi soykırımından kurtulan kişilerden birisi. Toplama kampında esir kaldıktan sonra 1949 yılında Amerika’ya kaçtı. 20. yüzyılın ikinci yarısında Mekas, The Filmmakers and the Anthology Film Archives’i kurdu. Bu yıllarda Andy Warhol, Nico, Allen Ginsberg, Yōko Ono, John Lennon ve Salvador Dalí gibi sanatçılarla birlikte çalıştı.

6 - Lindsay Anderson

İngiliz Özgür Sineması’nın en büyük yönetmenlerinden birisi de yeterince bilinmiyor. Lindsay Anderson, İngiliz sinemasının belgesel geleneğini canlandırmak için bir eleştirmen olarak kariyerine başladı ve 1956’dan günümüze dünyaya birçok kısa belgesel hediye etti.

Bu belgeseller, egzotik ya da sıra dışı olanı sunmaya değil, kentteki insanların yaşamını ve mekanlarla ilişkilerini tasvir etmeye odaklanmıştı. Bu hareketle birlikte, üniversitelerde ve kapalı gruplarda görülen insanların yaşamlarına ve sıradan rutinlerine odaklanan birkaç belgesel yarattı.

Bu hareketin yönetmenleri, sonunda kurgusal filmler çekmeye başladılar ve böylece İngiliz Yeni Dalgası başladı. Anderson, baş rolünde usta oyuncu Malcolm McDowell’ın Mick Travis’i canlandırdığı ve oldukça takdir edilen bir üçleme yarattı. Üçlemenin ilk filmi olan If… (1968), Travis’in gençliğinde doktorluk stajı yaptığı dönemi anlatıyordu. Üçlemenin ikinci filmi olan O Lucky Man! (1973), Travis’in bir gezgin olduğu dönemi, üçlemenin sonuncu ve en karanlık filmi olan Britannia Hospital (1982) ise Travis’in Dr. Frankenstein’a benzeyen bir deneyi inceleyişini anlatıyor.

7 - Mohsen Makhmalbaf

Mohsen Makhmalbaf, Yeni İran sinemasının en önemli öncülerinden birisi. Filmleri hem ulusal olarak (halk tarafından) hem de uluslararası (eleştirmenlerce) büyük beğeniler topladı ve İran hükümeti tarafından sansürlendi. Makhmalbaf’ın yaptığı filmlerden çok daha önemli olan bir şey var, o da sinema için yaptığı eylemler.

Son derece şiddetli ve tehlikeli bir yerde doğan Makhmalbaf’ın gençliği İran rejimine karşı şiddet ve mücadele ile dolu. Hayatını sinemaya adamak için silahlı mücadeleden ayrıldı ve sinemayı kitlelerle iletişim aracı olarak kullanmaya başladı. Ayrıca filmlerini yaparken Hollywood’un ve Bollywood’un geleneksel konularından ve tekniklerinden uzaklaştı.

Kızının sinemayı iyi bir eğitim veren okulda öğrenmek istemesi ve devlet desteğinin olmaması nedeniyle, Makhmalbaf Film Evi'ni kurdu. Ayrıca Makhmalbaf, 2009 yılından bu yana Asya Film Akademisi’nin başkanı.

8 - Glauber Rocha

Brezilya’nın Cinema Novo akımının öncülerinden olan Glauber Rocha, sinema tarihinin en etkili Latin Amerika’lı yönetmenlerinden birisi.

Martin Scorsese, Rocha’nın yaptığı filmleri Cinema Novo'nun geliştiği bölgenin politik ve sosyal yönleriyle derinden ilgili filmler olarak tanımlıyor. Olmayanların gerçek olduğu filmlerde, Scorsese'nin deyişiyle duyulmayanların duyulacağı söylenir.

Rocha'nın filmleri, klasik İtalyan ve Amerikan filmleri ile Brezilya folkloru (efsaneler ve ritüeller) arasında bir karışımdan oluşan çok farklı bir atmosfere sahip. Bunları müziğin kullanım şeklinde ve ritüellerin tasvir edilişinde rahatça görülebilir.

Latin Amerika’nın açlığının ve gelişememişliğinin sinematik portresi Rocha tarafından ‘vahşetin estetizmi’ olarak tanımlandı ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi toplumsal adaletsizliğin ve zulümün bir simgesi haline geldi.

9 - Fernando de Fuentes

Meksika sinemasının sesli sinemaya geçişinden sonra en büyük isimlerinden birisi olan Fernando de Fuentes, hem tematik önem hem de sinema dili açısından yenilikçi bir yönetmen oldu. 1930’larda, Meksika sineması için mihenk taşı olacak ve o dönem için oldukça yenilikçi olan iki filmi yönetti: El compadre Mendoza (1933) ve á Vámonos con Pancho Villa! (1935).

Fuentes, Bu iki filmin konusu Meksika Devrimi’ne çerçeveledi ve onun sinema dili ile Meksika’nın imajına ve devrimine eleştirel yaklaşımını özgün bir yaratıcılık ile sergiledi.

Bu dönemde Meksika hükümeti devrimci savaşı ve onun “kahramanlarının” imajını “temizlemek” istedi, ancak Fuentes ideal ve huzurlu bir Meksika'yı gözler önüne sermek fikrinden asla vazgeçmedi. Devrimin eleştirel tasvirlerini yarattı; ahlaki ikilemler arasında kalan insanlara uygulanan psikolojik baskıyı ve savaş sırasında liderlerin uyguladığı kanlı yöntemleri gözler önüne serdi.

Bu tasvirlere filmin yapısının hissedilebilmesi için aktörlerin kamerayla bağlantısının kesilmesi, bir bakış açısı yaratmak için montaj kullanımı, eylemlerin ve dramatik yapının parçalanması gibi yöntemler kullanmıştı. Bu tarz bir sanatsal yaklaşım o zamanki Meksika sineması için alışılmadık bir film anlayışıydı.

10 - Lucrecia Martel

Filmografisinde sadece dört film olmasına rağmen Lucrecia Martel, filmlerinde sergilediği yıkıcı öykü teknikleriyle çağdaş sinemanın en büyük savunucularından biridir. Martel sinema eğitimini Buenos Aires, Arjantin’de aldı. Sundance Film Festivali, Habana Film Festivali ve Berlin Film Festivali'nde tanınan, 2002'de yayınlanan ilk uzun metrajlı filmi La Cienaga'yı yapmadan önce birkaç kısa filmi yönetti.

Martel’in tarzı, La Cienaga’dan itibaren çok net bir şekilde görülebilir. Öykünün yapısını oluşturan sahnelerin dramatik olarak bağlanmaması, ancak karakterlerin ve grupların tasvirlerinin yarattığı tematik hava ile Martel’in değeri ve önemi artıyor.

Martel, film yapımında hem dil hem de üretim açısından son derece eleştireldir. Birçok kez sinemanın, nasıl görüleceğine karar veren ayrıcalıklı bir sosyal sınıfın elinde olduğunu söyledi.

Aynı içeriğin ve tekniklerin sürekli kullanılmasının aksine, Martel geleneksel sinemadan büyük farklılıklar gösteren filmler yaratıyor. Filmlerini farklı bir üretim şemasında ve kendi tekniğiyle üretmesinin en büyük ispatlarından birisi, son 10 yılını Zama'yı üretmek için harcaması.

Berke Sarıkaya, Kaynak: TasteOfCinema