01.11.2017

Happy End: Mesafeli ve Sıradan Bir Burjuva Eleştirisi

Burjuva sınıfına mensup bir ailenin iç yüzü  

Avrupa Sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Michael Haneke’nin yeni filmi Happy End, bu senenin en çok beklenen filmlerden biriydi. Amour filmiyle büyük bir başarı yakalayıp yabancı dilde en iyi film dalında Oscar kazanan ünlü yönetmen, yoluna bambaşka bir hikâyeyle devam ediyor. Hem senaryosunu yazıp hem de yönetmenliğini üstlendiği Happy End filminin oyuncu kadrosunda Isabelle Huppert, Jean-Louis Trintignant, Mathieu Kassovitz, Fantine Harduin, Laura Verlinden gibi önemli isimler yer alıyor.

Cannes Film festivali’nde gösterilen ve Avusturya’nın bu seneki Oscar aday adayı olarak belirlenen filmimiz sağlam oyuncu kadrosuyla oldukça iddialı bir duruş sergiliyor. Haneke’nin kamerası bizi bu sefer Fransa’nın kuzeyindeki Calais’de yaşayan Laurent ailesine götürüyor. Aile içinde yaşanan birtakım sorunlara, örtük ilişkilere tanık oluyoruz. Laurent ailesi oldukça varlıklı ve dışarıdan bakıldığında iyi bir imaja sahip bir aile. Ancak Eve’nin aileye dahil olmasıyla ailenin mutluluk maskesi düşme tehlikesiyle karşılaşıyor.

Başlangıçtaki görüntünün bir telefon kamerasıyla aktarılması Haneke’nin yenilikçi tarzını yansıtmakta. Bizler etrafı küçük bir kız çocuğu olan Eve’nin annesini kameraya alması sayesinde görüyoruz. Eve annesinin günlük hayatta yaptığı hareketleri adeta bir komut verir edasıyla telefonuna yazar. Kızının her yazdığını eyleme döken annesi adeta bir robot gibi görünür gözümüze.

Daha sonra kamera bir inşaat alanına kayar. Burayı uzaktan görmemiz bize şehirdeki inşaatlaşmanın farklı bir yönünü gösterir. Burada yaşanan talihiz bir olay ardından gelecek birtakım olayların habercisidir.

Anne karakteriyle karşımıza çıkan Isabelle Huppert yine ebeveynlerinin sorunlarına çözüm arayan bir yandan da kendi hayatını yaşamaya çalışan fedakâr bir kadındır. Kendi hayatını ikinci plana koyup ailesinin sorunlarını çözmeye uğraşan esas karakterimiz Anne’dir. Babası George (Jean-Louis Trintignant) yaşlanmanın verdiği sebeplerden ötürü alzheimer tehlikesi yaşamaktadır. Anne için bu durumla mücadele etmek sanıldığı kadar kolay olmaz. Thomas Laurent’in öz kızı olan Eve’nin ailenin yeni ferdi olmasıyla birlikte Thomas’ın bilinmeyen yönleri ortaya çıkar.

Birden fazla hikâyenin yer alması seyircinin filme doğru bir şekilde odaklanmasını engellemekte. George’un yaşlanmayla birlikte gelen yalnızlığı, Eve’nin yeni hayatına alışması, Anne’nin erkek arkadaşıyla ve oğluyla yaşadığı sorunlar, Thomas’ın sır gibi sakladığı özel hayatı vs. filmin bir bütün olarak görülmemesine neden olmuş.

Filmin hikâyesi sağlam bir temele oturtulmamış

Haneke’nin bu filmde mülteci sorununa değineceği söylenilse de aslında böyle bir şeyden hiç bahsetmiyor. Filmin yan konularından birisi sadece mülteci konusu ki o da beş dakika sürüyor. Haneke burjuva sınıfını mülteciler üzerinden eleştirmek istiyor ancak bu konunda pek başarılı olduğu söylenemez.

Happy End filminde Haneke’nin o ürpertici ve rahatsız edici yönüyle karşılaşmıyoruz. Filmin beklentileri karşılamamasındaki sebeplerden birisi de bu. Haneke’nin filmlerinde genel olarak rahatsız edici bir atmosfer vardır. İzleyicisinin yüzüne gerçekleri vurmaz ama dikenli sopasıyla onları dürtmeyi tercih eder. Bu durum izleyicilerin filmi sorgulamasına yol açar çoğu zaman. Zaten Haneke cevaptan çok sorularla ilgilenen bir yönetmendir. Onun için çözüm her zaman sorunları sorgulamaktan geçer. Bu yüzden kafasını kurcalayan sorunları eleştiri oklarıyla filmlerine yerleştirir.

Happy End filminin beklentileri karşılamamasındaki asıl sebep ise hikâyenin sağlam bir temele oturtulmayışından kaynaklanmakta. Bir aile üzerinden birden fazla sorunu eleştirmeye çalışması filmin ana noktasını gözden kaçırıyor. Burjuva sınıfının umursamaz yanını iyi bir şekilde yansıtıldığını görüyoruz filmde. Ailenin hem dışarıya hem de birbirlerine karşı yabancılaşmasına tanık oluyoruz. Haneke’nin mesafeli kamerası bu filmde de kendini hissettiriyor. Onun bu mesafeli duruşu izleyicinin filmi benimsemesini zorlaştıran bir unsur olarak ifade edilebilir.

Dağınık hikâyelere sahip bir film

Filmi izlerken Haneke’nin kendini tekrar ettiğini görüyoruz. Diğer filmlerinde kullandığı çoğu fikri burada da kullanmaya çalışmış. Örneğin Thomas’ın sadist içerikli sanal seks mesajları bizlere Piyanist filmindeki Erika’nın öğrencisine yazdığı mektubu hatırlatıyor. Ayrıca tekrar aynı oyuncularla birlikte çalışması onun risk almayan yönünü açığa çıkarıyor.

Teknik açıdan son derece başarılı olan Haneke, senaryonun vasatlığı yüzünden bu filmde yeterli başarıyı yakalayamıyor. Eve’nin büyüme hikâyesine biraz daha fazla yoğunlaşsaydı belki de film daha iyi bir yolda ilerleyebilirdi. Ancak parça parça hikâyelerin anlatılması filmin yüzeysel kalmasına neden olmuş.

Happy End filminin kendine has bir ruhu yok. Bu durum filmin kalıcı olmasını engelleyen bir durumdur. Haneke filmlerinin çoğunda bir atmosfer ve karakteristik bir yapı vardır. Isabelle Huppert ve Jean-Louis Trintignant olmasa bu filmin karakteristik yönü eksik kalırdı eminim. Zaten filmin sorumluluğunu üstlenen esas karakterler onlar. Jean – Louis’in Amour filmine gönderme yapması filmin iyi bir detay yakaladığını da gösteriyor bizlere.

Kişisel sorunların daha çok ön planda olduğu filmde toplumsal sorunlar geri planda kalıyor genel olarak. Eve’nin kendine ait oldukça güçlü bir büyüme hikâyesi vardı. Onun bu sancılı büyüme hikâyesine yoğunlaşsaydı belki ortaya daha iyi bir film koyabilirdi Haneke ama bunu yapmadı. Kamerasına geniş bir alanı sığdırmaya çalışırken hikâyesini anlatmak istediği bireyi unuttu. Zaten Haneke bu burjuva ailesinin içsel çöküşünü bizlere sunuyor. Yaşlanmanın verdiği mutsuzluk yüzünden ölmek isteyen yaşlı bir adam, annesinin yokluğunda kendi içinde kaybolmuş küçük bir kız, ilişkilerini sanal ortama taşıyıp küçük kızını ihmal eden bir baba, tüm sorunlara göğüs gerip bir yandan babasıyla ilgilenen bir anne… Laurent ailesi kocaman bir sorunlar silsilesinden ibaret anlayacağınız.

Sonlara doğru artan heyecan kendini mizahi bir dile dönüştürerek izleyicinin yüzünde bir tebessüm oluştursa da filmi kurtarmaya yetmiyor. Hikâyenin bir sonuca bağlanmayışı filmin kalıcılığını olumsuz bir şekilde etkilemiştir. Daha cesur ve sert bir film beklerken ortaya ortalama bir film çıkarması Haneke’nin iddialı yönünü kaybettiğini mi gösteriyor yoksa? Bu sorunun cevabını filmi izledikten sonra bulabilirsiniz.