04.06.2016

Hatıraların Masumiyeti

Hatıraların Masumiyeti, Orhan Pamuk’un çalışma odasının görüntüsüyle açılır. Şehrin en tenha vakitlerinden birinde yazarın camda yansıyan görüntüsünü ve uzakta Boğaz’ın ışıklarını görürüz. Orhan Pamuk’un İstanbuluyla birlikte Masumiyet Müzesi üzerinden kitaptaki baş karakter Kemal’in izini süren, kurmacayla gerçekliğin iç içe geçtiği bir belgeseldir bu. Kitaptaki yan karakterlerden biri olan Ayla da sesiyle belgeselin kişilerinden biri olur. Yıllar sonra İstanbul’a gelmiştir, etrafında tanıdığı şehirden izler arar ve bu izleri en çok Masumiyet Müzesi’nde bulur. Bu müze Kemal’in kuzeni Füsun’a duyduğu saplantılı aşkın nesneleriyle doludur, bir nostalji kalesi gibidir. Kemal Nişantaşı’ndan kalkıp Çukurcuma’daki daha alt sınıftan olan bu akraba evini her ziyaretinde cebine Füsun’u anımsatacak bir şeyler atar. Masumiyet Müzesi bir tutkunun takvimi gibidir. Füsun’un içtiği sigaraların izmaritleri, küpesi, dokunduğu tuzluk, büfe üzerine dizilmiş biblolar, hepsi bu müzede yerini alır.

Kemal’in Füsun’u nesneleştiren aşkı gibi yazarın da nostalji duygusuyla nesneleştirdiği İstanbul’u görürüz. Hatıralarına gönderme yapan işaretlerle dolu bir şehirdir burası. “Ayaklarım durursa kafam da durur” sözünü hatırlatan yazar, bir hüzün duygusuyla birlikte geceleyin “gövdemizin uzantısı” olan sokaklarda dolaşır. Hüznün İngilizce’ye çevrilmesinin güçlüğünden bahsederek onu “Turkish melancholy” olarak tanımlar. Sıvası dökük, cumbası eğrilmiş evlerde, kırık dökük arka sokaklarda hep hüznü görür. Kamera da bu kalabalık şehrin geceleri boşalan sokaklarında, loş bir ışık altında, yazarın ıssız adımlarını takip eder.

Belgeselde gördüğümüz İstanbul, o dinmeyen homurtusuyla gürül gürül akan şehir değildir de yazar tarafından uykuya yatırılmış bir şehirdir sanki. Bu nedenle İngiliz yönetmen Grant Gee’nin Orhan Pamuk’un dünyasına şehrin gece işçilerini eklemesi biraz da olsa şehrin yaşantısını hissettirir. Kötü bakışlarla karşılaşmamak için geceleri çöp toplayanları, şehrin tenha sokaklarına dağılan taksicileri ve başıboş sokak köpeklerini takip eder kamerasıyla. Onun dışında ara ara bir televizyon sesi gelir şehrin köşelerinden. Kamera bu sese doğru yaklaşır. Orhan Pamuk’un bir röportajından sahneler görürüz. Kimi zaman boş bir kahvehanede, kimi zaman bir bekçi kulübesinde, ya da pencereleri demir parmaklıklı bir evin oturma odasında karşımıza çıkar bu televizyon. İzleyicisi olmayan bu açık televizyonlar da hüzün ve yalnızlık duygusunu pekiştirir.

Ayla’nın belgesele katkısı yazarı onaylamanın ötesine geçmez. Ayla biraz da yazarın gölgesi gibi yer alır belgeselde, ondan yeni bir söz duymayız. Bu yüzden bir karakter olarak belgeselde gerçekten var olup var olamadığı tartışılabilir. Biz belgeselde aslında İstanbul’da değil bir yazarın zihninde ve onun sokaklarında dolaşırız. Yazar kimi zaman belki de bu hüzün duygusundan kurtulmak için tutkusuna böylesine yapışan Kemal olur, kimi zaman geceleyin sokakları arşınlayan yalnız bir adam olur, kimi zaman da İstanbul’a bir hatıralar geçidi olarak bakıp geçmiş günlerinin yasını tutan bir “eski İstanbullu” olur. Gökdelenlerin yükseldiği bu şehirde hatıraların solup gidişine yas tutar. Artık kendinden başka bir şeyi hatırlatmayan nesnelerle dolmaya başlayan bu yeni kalabalıkların şehrini bir hüzün duygusuyla seyreder. Yazarın çalışma lambasını kapatmasıyla da belgesel son bulur. Işık söner, sinema salonu terk edilir. Biz zihnimizde bir yazarın lezzetli cümleleri ve tanıdığımızdan daha donuk bir İstanbul’la, kendi İstanbul’umuza karışırız. “Kaç İstanbul var bu şehirde” sorusuyla. Ve hatıralarıyla bir müzeyi dolduran Füsun’un, güzel olmasının (ve arkasında rujlu izmaritler bırakmasının) ötesinde nasıl biri olduğunu hâlâ bilemeden…