14.07.2018

Modern Klasikler: Heat

Konuk yazar: Yavuz ABUT

Ölmek de Yaşamak da Edebiyle

Fiji’deki fosforlu yosunlar yılda bir kez su yüzeyine çıkadursun, Mann’in anti kahramanı McCauley hırsızı (Robert De Niro), Los Angeles’ın lacivert gölgeliklerinde birkaç iyi adam ile “iş” tutacak, tam da bu sırada şehrin daha derinlerinde, bebeğini ağladığı için mikrodalga fırında kızartmak zorunda kalan bir serseri, sokak ortasında vahşice öldürdüğü bir kadına adaleti çağırmasını söyleyecektir. Bir de aynasıza ihtiyaç olduğuna göre, koyu fonlarıyla polis teğmeni Vincent Hanna’nın (Al Pacino) arz-ı endam etmesinin zamanıdır. Aynı anda bu iki varlığı yakacak bir cehennem lazımdır ki onu da daha sonra şöyle özetleyecek Hanna: “Çünkü hissettiklerimi dışa vuramam. Onları saklıyorum çünkü ihtiyacım var. Her zaman tetikte kalmamı sağlıyor.”

Bir adet kruvazör, bir adet destroyer ve ortada fosforlu bir şehir olduğuna göre savaş mı, barış mı veya palmiyeler arasında Jimmy’nin dediği gibi en fazla otuz saniye içerisinde oluşacak hararetli bir kaçış mı, gerisini bu bir çift baba’dan dinlemeye başlıyoruz.

McCauley, Folsom’da yedi yıl yatıp çıktıktan sonra asla hapse geri dönmek istemeyen, feleğin çemberinden geçmiş bir suçludur. Karakter, yaşadığı hayat ve stiliyle alt sınıf insanların yaşadığı bir burjuvaziye tekabül etmekte. Kültürlüdür de. Pahalı elbiseler, lüks arabalar, gösterişli akşam yemekleri ve herşeyi otuz saniyede terk edebilecek bir tarzda dizayn edilmiş mobilyasız evler. Her şey “temizlen ve eve git” modunda. Bir looser karakter olsa da maskülen özentileri nedeniyle çoğu erkeğin reddedemeyeceği bir yaşam tarzına sahip.

Hanna için ise tam bir işkolik diyebiliriz. Neil’in dünyasında ise bu tanım “aynasız”a daha çok uyuyor. Kara bir surat, bir cezalandırıcı. McCauley’in yakın dostu Nate’e (John Voight) kulak verelim; “Soyadı Hanna. Adı Vincent. Bu bilgi için çavuşa 500 dolar verdim. Hanna her an senin peşinde… Arabaları, Michael’ın ve Shiheris’in evini dinliyorlar. Seninki hariç. Akşamları seni kaybediyorlar. Hanna tam bir işkolik. Mastır yapmış, donanmaya girmiş. Soygun cinayet masasında teğmen. Bir sürü sıkı çetenin işini bitirmiş. Chigago’da Frankie’yi temizlemiş. Manyak herifin tekiymiş. Bundan önce narkotikteymiş. İki kez boşanmış. Şimdi Justine’le evli. Böylesine sıkı gözlenmenizin nedeni Hanna. Başçavuş, O’nun senden hoşlandığını söyledi. Onun gözünde bir yıldızmışsın. İşini çok zekice yapıyormuşsun. Adamdaki zekaya bak ki bunu anlamış. Aman ne komik adam. Üç evlilik… Sence bu, adamın evde oturduğunu mu gösterir? Demek ki bu adam kendini işine, gecelerini sokaklara adamış. Bu adam söz konusuyken soygundan vazgeçmelisin. Bu adam seni ya yakalar ya elinden kaçırır. Hiç hata şansın yok.”

L.A. Takedown’ın (1989) bir remake’i niteliği taşıyan Heat (1995), Mann’ın filmografisinde çok ayrı bir yere sahip. Zira, çatışma sahneleri “kült” olmuş durumda. Her iyinin içinde biraz kötülük, her kötünün içinde de biraz iyilik vardır. Sanırım biz bu Yin ve Yang olayını daha çok John Woo’da görmeye alışığız. Ama daha sonra 2004’te Collateral’le bir kez daha göstermeye çalıştı Mann bunu bize.

Cast planlamasında ilk etapta polisi De Niro, hırsızı Pacino’nun oynaması, bu iki karakterin filmde görünme sürelerinin eşit olması gibi fikirler bir kenara dursun, karakterler içerisindeki derin buhran, neredeyse ete kemiğe bürünecek cinsten. Öyleki aynı kadrajda görmeye cesaretimiz yok bu iki adamı. Gece ile gündüz aynı karede nasıl resmedilebilir ki?

Yönetmenin bu mükemmelliyetçi tavrında Al Pacino’yu oynadığı karakter nedeniyle seveceğimiz kesin, peki ya De Niro? Psikolojideki karşılığını bilemem ama birçok kadının De Niro’yu oynadığı karakterle yani bu kötü adamı bu filme beraber farklı bir yere koyduğu açık. Kadın demişken, Mann’in bu konuda katı bir planlamaya gittiğini düşünebiliriz. Kadın karakterler biblo ayarında. Ne De Niro’nun ne de Pacino’nun yarattıkları cehennemlerde kadınlara yer var. Justine (Diane Venora), Eady (Amy Brenneman) veya Charlene’den (Ashley Judd) herhangi biri düşünüldüğünde “fark edilmek” olgusunun feryat figan karşılıkları görünmekte. Benzer tercihlerle Kay Adams (Godfather – Diane Keaton) karakterinin bu rollerin esin kaynağı olup olamayacağını bilemiyoruz. Yine üç kadın arasından görece daha gizemli görünen Eady’nin, McCauley hırsızıyla olan ilişkisi, De Niro’ya artı puan kazandırıyor.

Film üç saate yakın bir zaman diliminde neler vaat etmiyor ki: Çatışma, güç mücadelesi, arkadaşlık, bitmek bilmeyen lacivert bir gece, melankoli, gurur, aşk… Savaşın sonunda ise bir barış var mı onu hiçbir zaman anlayamayacağız.

Hararet ciddi anlamda yükselmişken ve seyirci de halen Mann’ın avuçlarındayken avını yakalamaya çalışan “aynasız” Hanna ile “bay disiplin” McCauley arasında bir kovalamaca başlamıştır. Siyah bir tazı ile gümüş bir tilkiden biri düşecek. Tam o sırada “Farklı renkler, farklı gölgeler, dolu bir şarjör seni özgürleştirmez ey yaşlı kurtlar” der Moby, New Dawn Fades ile ve meşhur kafe sekansına doğru adım adım ilerleriz. Şarkı bittiğinde McCauley, sig-sauer’ini saklayarak kahve teklifine razı olacaktır. Artık De Niro’nun minimalist tavırları tavan yapmaya hazırdır.

Gürültü patırtı yok.