04.06.2016

Heaven: Âşıkların Sığınağı

Cennet (Heaven), Kieslowski’nin ömrü yetmediği için tamamlayamadığı İlahi Komedya üçlemesinin Krzysztof Piesiewicz ile birlikte yazdığı ilk senaryosudur. Tykwer, kolay olmayan bir işe soyunup Cennet filmini çeken yönetmen olur.

Film, seyircinin anlamını ancak filmin sonunda çözebileceği bir uçuş simulasyonuyla açılır. Daha sonra Torino’nun elektronik bir devreye ya da çıkışsız bir labirente benzeyen kuşbakışı görüntüsüne geçer ve karşımıza bir ofise bomba yerleştirme hazırlığında olan Philippa’yı (Cate Blanchett) çıkarır. Philippa’nın amacı, kocasının ve kimi öğrencilerinin ölümüne neden olan, polislere defalarca bildirimde bulunduğu halde hakkında hiçbir soruşturma açılmayan, uyuşturucu ticaretinin başındaki bir adamı ortadan kaldırmaktır. Fakat hedef şaşar ve bomba masum insanların ölümüne neden olur. Sorgusu sırasında bunu öğrenip bu yükü kaldıramayan Philippa’ya, ona tercümanlık yapan genç polis memuru Filippo (Giovani Ribisi) yardım edecektir. Filippo, Philippa’nın acısından, bayıldığı sırada eline tutunmasından etkilenip çok geçmeden ona aşkla bağlanır, onun polis karakolundan kaçmasına yardımcı olur.

Film kaçış sonrası yapılan tren yolculuğuyla şaşırtıcı bir kopuşla başka bir dünyaya geçiş yapar. Torino’nun binalarla örülü labirenti geride kalır. Trenin tünelden çıkış sahnesiyle birlikte Filippo ve Philippa, kendilerini geniş, Toskana kırlarında bulur. Kamera geniş bir düzlüğün ortasında ilerleyen treni, tren yolunun ikiye böldüğü ovayı çeker, biz arka planda Filippo ile Philippa’nın konuşmalarını duyarız. Benzeyen isimlerinin yanı sıra aynı gün (Tykwer’ın da doğum günü olan 23 Mayıs’ta) doğmuş olmalarının arkasında hep bize göz kırpan Kieslowski’yi görürüz, “talih” onları buluşturmuştur.

heaven

Philippa ile Filippo filmin ikinci yarısında, tıraşlanmış kafaları ve bir örnek kıyafetleriyle birbirlerinin ikizi olur, neredeyse insanlardan uzak, ütopik bir adada yaşayan Paul ve Virginie’ye dönüşür. Bir kasabadaki düğünü kenardan izleyen bu ikilinin asla o coşkuyu paylaşamayacaklarını biliriz, hem görünüşleriyle hem de ruh halleriyle dünyadan ve dünyevi bir neşeden koparılmış iki kişidir onlar. Zaten Filippo ile Philippa çoğu sahnede daha insaflı bir dünyaya iltica etmek isteyen iki sığınmacı gibidir. Polis karakolunun çatı katında, boş bir kilisede, ıssız bir ambarda onları hep yapayalnız, birbirlerine sokulmuş bir halde görürüz. Gün batımında bir ağacın altında sevişir, gece otların üzerinde birbirlerine sarılıp yatarlar, adeta dünyanın tersine bir zamanı yaşarlar.

Görüntüleri fazla estetize ettiği söylenerek gösterişçi yanı eleştirilen Tykwer’ın filmlerindeki dünya, gerçek dünyayla arasında mesafe olan bir sinema dünyasıdır aslında. Bu filmde de Arvo Part’ın müziklerinin eşliğinde, kamerasını neredeyse ortama gerçeküstü bir nitelik kazandırırcasına, kimi zaman olay ve karakterlerden bağımsızca hareket ettirmesi, filmin romantik yanını besleyen bir unsur olmuştur. Aslında Philippa’ya neredeyse çocuksu bir hayranlık besleyen, toy bir adamın kaçış planının örgütlü bir yapının karşısında kusursuzca işlemesinde bile gerçeküstü bir yan vardır. Burada iki insanın gücü, “aşk” otoriteye baskın gelir.

Film, aslında ne kokuşmuş bir düzenin bileşenleriyle ilgilenir ne de tam olarak (Kieslowski’nin niyetlenmiş olabileceği gibi) suç ve merhamet kavramları üzerinde durur. O, iki aşığın kendilerine düşman bir dünyadan kaçması, onların romantik yalnızlığı üzerine odaklanır ve başlangıç sahnesiyle bağlanarak, onların dünyanın gerçekliğinden acı çekmeden kurtarılıp ebedi bir hafiflikle ödüllendirilmesiyle, yoruma açık bir biçimde son bulur.