19.02.2018

Hell or High Water: Modern Kovboylar Şapka Takmaz

Modern Amerika’da Geçmişin Hikâyeleri

Eskilerin kovboyları atlarını satıp yerine araba almış, altıpatlarlarını duvara asıp bellerine pistol takmış… Ortaya ne çıkmış? Hell or High Water.

2016’da epey ses getirip dört dalda Oscar’a aday gösterilen Hell or High Water, yönetmeni David Mackenzie’nin ismini pekâlâ duyurmayı başarmış bir neo-western. İki kardeş arasındaki modern dramayı eskilerin western film paradigmasına uygun bir işleyişle anlatan Mackenzie, özellikle yarattığı atmosferle dikkat çeken etkileyici bir soygun filmi çıkarmış ortaya. Film, getirdiği ekonomi eleştirisiyle aynı zamanda etik anlayışımızı sorgulatmayı da başarıyor.

Karakterler Üzerine

Çocukluklarından itibaren hayata bakış tarzları farklı olan iki kardeş, annelerinin ölümünün ardından bir araya geliyor ve bir an önce ödemeleri gereken banka borçlarını, yine bankadan çalarak ödemeyi amaçlıyor. Hell or High Water, klasik bir suç veya polisiye filmi değil çünkü filmde olayları asla tek bir tarafın perspektifinden izlemiyoruz. Mackenzie bize hem Howard Kardeşleri, hem de kardeşlerin peşindeki iki polisi neredeyse iki ekibe de eşit ekran süresi tanıyarak sırayla gösteriyor. Zaten bir süre sonra bu ikililerin yolları kesiştiği için bu iki farklı anlatı filmde birbirine karışıyor. Bu, filmde bir taraf seçmemizi doğrusu imkansız kılıyor.

Birlikteliklerine ortak olduğumuz bu birbirine zıt iki grupla film ilerledikçe hislerimiz, paylaşımlarımız ayrı ayrı benzeşiyor ve kendimizi kaçanla da kovalayanla da bir empati kurmuş, hatta ve hatta onlara sempati besleyen bir halde buluveriyoruz. Aslında iki ekibin de içerdikleri karakterler tekil olarak ele alındığında bu iki farklı grubu oluşturan karakterlerin grup arkadaşlarıyla farklılık gösterseler bile öteki grubun bir üyesiyle benzeştikleri söylenebilir. En basit şekilde biri ihtiyatlı, biri saldırgan şeklinde etiketlenebilecek karakterlerden oluşan bu polis ve hırsız ikililerinin kendi içlerindeki zıtlaşmaları ara ara gülümsetmeyi de başaran kaliteli diyaloglarla desteklenmiş. Ama esas fark, karakterlerin genelde partnerleriyle birlikte, ama zaman zaman da partnerlerinden bağımsız verdikleri kararlar ve bu kararların ekiplerin gidişatını nasıl etkilediği. Hell or High Water, bu kararların bazılarının temellendirmesini yapmakta zaman zaman biraz yetersiz kalsa da; genel resme baktığımızda senaryo, temposunu film boyunca ihtiva edebilen bir bütün olarak kalabilmiş.

Kırsal Hayatın Perdeye Aktarılması

Mekân kullanımı konusunda takdire şayan bir iş çıkaran Hell or High Water’da, neredeyse her mekân kendine özgü bir dokuya sahip. Bu, hem müzik seçimleri hem de yerinde sinematografik kararlarla sağlanmış. Şöyle ki, Howard Kardeşleri takip ederken bizi kırsal hayatına entegre eden şeyler yalnızca folklorik ögeler değil, aynı zamanda içten içe kendini hissettiren sarı renk paleti. Restoranların, otoyolların, dağların ve polis binalarının tümünün kendilerine özgü renk paletleri, ve dolayısıyla ayrı ayrı ruhları var. Bunu izleyiciye hissettirebilmenin büyük meziyet olduğuna inanıyorum.

Filmin, hayat bulduğu coğrafyanın izlerini taşıması ise esere aynı zamanda sosyal bir gaye yüklüyor. Folklorik imgelerin (kovboylar, restoran, arabalar, kıyafetler vs.) yanısıra film evreninde kendi hayatlarına devam etmekte olduğunu gördüğümüz karakterler tipik bir Amerikan filmi yapmacıklığında değil, nispeten gerçekçi. Diğer pek çok filmde gördüğümüz, çoğu zaman polisle işbirliği yapmaya can atan adalet aşığı yapay karakterlere Hell or High Water‘da rastlamıyoruz. Bunun yerine hayattaki yegane amaçlarının kendi yaşamlarını idame ettirebilmek olduğuna bizi ikna edebilen karakterler var. Bu karakterler polisle ters gidebiliyor, hatta polis rozeti taşımalarına karşın suçlulara sempati bile besleyebiliyor. Bunun elbette yegane nedeni filmdeki suçluların siyah-beyaz bir düzleme koyulduklarında kopkoyu olmamaları.

Howard Kardeşler evet suçlu, ama filmde işledikleri suçlar, kimi karakterlerin (ve biz izleyicilerin) onları modern Robin Hood olarak görmelerine neden olacak türden. Uzaktan sempati beslenebilecek gibi görünen bu ikiliyi yakından tanıdığımızda ise, kardeşlerin kendi aralarında dışarıdan göründüğü kadar homojen bir yapıya sahip olmadıklarını görüyoruz. Bir tarafta mantıklı Toby (Chris Pine) varken, kardeşi Tanner (Ben Foster) psikopatinin sınırlarında gezen bir tip. Karakterlerindeki bu zıtlık da hem olağan günlük yaşamlarınla, hem de olağanüstü tecrübeler olarak kabul edilebilecek olan soygunlar esnasında kendini gösteriyor.

Ekonomik Modeller İlerler de Suçlular Yerinde mi Sayar?

Hell or High Water, klasik westernlere bir saygı duruşu niteliğinde. Filmin bir sahnesinde karşımıza çıkan hakiki kovboyların da lezzetli bir omaj misyonu taşıdığına inanıyorum. Eski westernlerde soyguncuları banka/tren soymaya iten nedenlerle Hell or High Water’daki suç motifi karşılaştırıldığında ise ortaya net bir ekonomi eleştirisi çıktığını görmekteyiz. Bu nedenle filmin ardından kendimizi “banka borçları için banka soymak” eyleminin etikliğini tartışırken bulmak pek olası. Kendilerini soyan bankayı kendileri soyan Howard Kardeşlerin peşine zıt karakterlerde olmalarına rağmen aynı amacı (polislik) güden, gütmek zorunda olan partnerler Bay Clauson (William Sterchi) ile Alberto Parker’ı (Gil Birmingham) takan yönetmen David Mackenzie, Hell or High Water ile ortaya kaliteli bir neo-western drama çıkararak bizi karmaşık duygulara sevk ediyor.