26.04.2018

Her İzlendiğinde Mutlu Eden Filmler

Alkım DOĞAN

Hababam Sınıfı (1975)

“Hababam Sınıfı” aslında bir filmden çok en yerlisinden bir naiflik temsilidir. Hatta bu toplumda pek çok kuşak için bir arınma, neredeyse ortak bir teselli simgesidir. Bu filme bakıp da epey badireler atlatmış bir toplumu küçük bir çocuk olarak, Münir Özkul’u baba, Adile Naşit’i de anne olarak görmekten kendimi alamam. Hababam Sınıfı bu coğrafyada bir ortaklıklar filmidir; o yüzden gülümsetir, bize kendimizi iyi hissettirir; bunun bilinçaltımıza kadar da yolu olabilir. Melih Kibar’ın filmle bütünleşmiş müziğinin eşliğinde, Münir Özkul duygulanınca üzülür, Adile Naşit kıkırdayınca da neşeleniriz. Rıfat Ilgaz’ın kitabındaki pek çok şey Ertem Eğilmez’in filmine yansımasa da, yaratılan bu infantil dünyada “saf kötülüğün” buralara pek uğramadığını, kısa boylu diye Güdük denilen birinin incinmeyeceğini, İnek Şaban’ın kendisiyle dalga geçilmesine aldırmadığını, “Ben bu yaz neredeydim” diye böbürlenen Badi Ekrem’in yine de sevildiğini, birilerinin birilerini hor görmediğini biliriz. Yıllar yılı tek bir mezun vermiş lisede hepimiz dünyaya adeta haylazlık yapmak üzere gelmiş “büyümeyen” çocuklar, Peter Pan’lar oluruz; dünyanın ağırlığını biraz da olsun unuturuz.

Smoke (1995)

Senaryosunu Paul Auster’ın yazdığı, Wayne Wang’in yönettiği film Brooklyn’de bir tütün dükkânının etrafında geçer. Film, yazar Paul Benjamin (William Hurt)’le her gün aynı açıdan dükkânının fotoğrafını çeken, bu yüzden tatile bile çıkamayan tütün dükkânının sahibi Auggie (Harvey Keitel)’nin tanışmasıyla başlar. Auggie sadece para üstü veren bir adamken birden yazarın hayatına dâhil olur. Filmin insanı mutlu eden yanı birbirine hiç bulaşmadan yaşayıp gidebilecek farklı profildeki insanların, nasıl birbirlerinin hayatına dokunduklarını anlatması ve bunu havada süzülen sigara dumanının eşliğinde sayısız güzel hikâyeyle beslemesidir. Bu hikâyelerde saklandığı yerde ölümü beklerken, on yıldır yazdığı kitabının tek orijinal kopyasını sarıp içen Bakhtin de vardır. Önce bir sigaranın ağırlığını ölçen, sonra sigarayı yakıp küllerini terazinin kefesine silkerek onun ağırlığını ölçen ve bunları birbirinden çıkarıp dumanın ağırlığına ulaşan Sir Walter Raleigh de, Noel zamanı tanımadığı yaşlı bir kadının evine onun oğluymuş gibi misafir olan bir adam da vardır. Bize yalanların arkasında her zaman kötülüğün olmadığı bir dünya anlatılır ve film Tom Waits’in güzelim şarkısıyla son bulur: “You’re innocent when you dream.

The Full Monty (1997)

Bizi mutlu eden filmlerin illa da pamuk şeker kıvamında filmler olması gerekmiyor. Hatta fazla “şerbetli” filmler geniz yakabiliyor. Bazen klişe formüllerle seyirciyi neredeyse zorla mutlu etmeye çalışan kimi filmlerse sizi daha çok sinir edebiliyor. “Full Monthy” aslında kasvetli sayılabilecek içeriğine rağmen ironik bakışıyla iz bırakan ve insanı gülümseten filmlerden. Filmde ekonomik kriz yüzünden işsiz kalan altı metal işçisinin bir striptiz grubu kurmaya girişmeleri anlatılır. Düne kadar sıradan işçi olan kendi halindeki bu adamlar, birden kendilerini Hot Stuff, You Sexy Thing gibi şarkılarla seksi danslar yaparken bulurlar ve birer “Adonis” olmamalarına aldırmadan sahnede kendilerinden geçerler. Bana göre insana iyi gelen yanı, bütün trajik yanlarına rağmen yaşadığımız hayatın tuhaflıklarını, bizi beklenmedik durumlarla sınamasını mizahi ve umutlu bir bakışla verebilmiş olmasıdır. Oyunculukların parladığı bu filme özellikle Tom Wilkinson’ın ve o müthiş enerjisiyle Robert Carlyle’ın katkısı büyüktür.