22.10.2016

Her: Aşk’ın Değişen Yüzü

2004 yılında Michel Gondry Sil Baştan (Eternal Sunshine of The Spotless Mind) filmiyle karşımıza çıktığında “aşk”ın bin bir halini sorgularken bulmuştuk kendimizi. İnsanın âşık olduğu kişiyi hatırladıkça üzüntüsüne katlanamaz hale gelmesi, işi onu hafızasından sildirmeye kadar götürüyordu. Unutmak istiyordu insan, hatıralarından kaçmak, hatırlamamak… Bu bir nevi kaçıştı, kurtuluş zannıydı. Halbuki katlanamasak da Attila İlhan ne diyordu? “Ayrılık Sevdaya Dahil” değil miydi? Veyahut Nâzım Hikmet, Saman Sarısı’nın bir bölümünde özetlemiyor muydu ayrılığın halini?:

ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında 
onu oraya sen koydun 
bir taş kuyunun dibindeki suydu 
bakıyorum eğilip 
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz 
sesleniyorum 
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları 
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde 
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın 
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin 
cıgaranın ucunda senin 
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda 
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi 
aklından geçenlerdeydi ayrılık 
                 benden gizlediklerinde gizlemediklerinde 
ayrılık rahatlığındaydı senin 
                                         senin güvenindeydi bana

Ayrılık da sevdaya dahil

Sil Baştan’la ilgili okuduğum güzel bir yazıda bu şiirin anılması tesadüf değildi elbette. Ve şimdi bu güzel şiir, bir Spike Jonze güzellemesi Aşk (Her) filminde de dolaylı yollardan çıktı karşıma. Ayrılık eşiğinin en son basamağını tamamlamaya doğru giden bir adam: Theodore Twombly (Joaquin Phoenix) Karısı Catherine (Rooney Mara) ile boşanma arifesinde ve ona dair her hatıra perdeye düştükçe yalnızlığın koyu cümlelerini görüntüyle çizen bir anlatım… Zaten “kavuştuğun anda başlar ayrılık” düsturunu hatırlar ve iki insanın bir olamamasını kabullenirsek bundan kaynaklanan doğal bir ayrılık halinin her ilişkinin temelinde olduğunu da görebiliriz. Belki Aşk filmi için Catherine ve Theodore’un ilişkisine bu denli bir mana yüklemek filmin esas pencere açtığı diğer konuları es geçmeye neden olabilir gibi görünebilir uzaktan ancak her şey o kadar o ilişkiye dair ki! Oldurulamayan, tutturulamayanlara dair her şey…

Her filminin konusu, Theodore adlı baş karakterin bilgi iletişim sisteminden (OS1) Samantha (filmde sadece sesi ile var olan Scarlett Johansson) adlı yapay zekâyla ilişkisi etrafında gelişiyor. Zaman olarak günümüzden daha ileride bir zaman söz konusu ancak tam olarak hangi yılda olduğu belli değil. Mekân olarak büyük bir metropol seçilmiş. Bu tercihler bireyin yalnızlığını vurgularken, büyük şehirde birbirine temas etmeden yaşanılan nice hikâyeyi de imliyor. Bu açıdan günümüzden uzak sayılmaz Her. Çizdiği gelecek tasarımı, belki de aklımızdan geçenlerin perdeye yansıması olarak bile görülebilir. Çünkü özellikle büyük şehirlerde iyice mekân bağımlısı olan ve rahatladıkça yalnızlaşan insanların hali pek de farklı değil filmde çizilenlerden. Ancak mekân tasarımındaki renkler ve kullanılan mobilyalar o kadar geçmişi hatırlatıyor ki filmin sanki yetmişlerden fırlamış iç mekân tasarımları dikkat çekiyor. Bu belki geçmiş özlemini dile getirmek için kullanılmış bir tercih olabilir. Aynı şekilde kostüm tasarımları da geçmişi hatırlatır gibi izleyene. Hatta filmin tasarım açısından retro bir tarz benimsediğini dahi söyleyebiliriz. Theodore’un mesleğini bile düşündüğümüzde (mektup yazmak) nostaljik olanın ne denli öne çıkarıldığını anlayabiliriz.

“Her” adım değerli

Theodore’un sürdüremediği evliliğinin izleri, yeni bir ilişkiye başlama çabasındaki boşluklarla birleşince biraz tereddüt ederek biraz da merakından işletim sisteminden kendisi için bir yapay zekâ arkadaş seçmesi, biraz da tensel ilişkilerden kaçışını gösteriyor. Halindeki şaşkınlık, yaptığının doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulama anlarını atlattığında, kendini güvende hissetmesi de doğal bir netice olarak görünüyor filmde. Çünkü her işini düzenleyen, her aradığında sesiyle yanı başında olan, yeri geldiğinde kendisi için düşünen ve kararlar veren biri var karşısında: Samantha. Adeta idealize edilen bir kadın (veya eş demek daha doğru çünkü illaki kadın olması değil işletim sistemi olması onu mükemmelleştiriyor). Ancak yazının başında da andığımız gibi, temas başladıkça doğuyor ayrılık. (Temas sözcüğünü pek tabiî tensel temas olarak kullanmıyorum.) Buradaki zihinsel ve duygusal temas tensele dönüşemedikçe de bir gerilim yaratıyor bedende ancak filmin esas melankolisi ve acısı buradan kaynaklanmıyor. Film, mükemmel olanı karşımıza çıkardıkça aslında insanın mükemmel olanla işi olamayacağının da altını çiziyor ya da mükemmel olanın insanla işinin olamayacağının… Tabiî mükemmel bir ilişki gibi bir olasılığın olmayacağının da…

İnsan neye veya kime sığınırsa sığınsın, sonunda dönüp dolaşıp geleceği yer yine kendisi… İster yalnızlığın çaresini bir bilgisayar ekranında arayalım, istersek başımızı omzuna yaslayacağımız birinin varlığında. Kendimizi götürdüğümüz her yerde, kendi zihnimiz ve kalbimizle alacağımız kararlar ve varacağımız sonuçlar yine kendimize döner. Theodore’un filmin sonunda Catherine’i düşündüğünde kendiyle ilgili farkına vardığı gerçek, bir sonraki ilişkisini kurtarması için bir tecrübe belki. Çünkü hayat dediğimiz yol, varmak istediğimiz durağın değil, yürüdüğümüz adımların toplamı. Bu yüzden “her” adım değerli…

*Bu yazı daha önce Evrensel Pazar ekinde yayınlamıştır.