22.10.2016

İçinden Mektup Geçen Filmler

Bir çekmece görülür büyük perdede, usulca çekip açar genç kadın. İçinde yıllardır sakladığı ve birbirine kırmızı bir mantinle bağlanmış bir deste mektup… Koşarak en kuytu köşeye çekilir bir genç kız ve uzaklardaki sevdiğinden gelen mektubu okumaya başlar, belki yüzünde bir gülümseme belki de göz yaşları eşliğinde. Belki bir erkek, en gizli duygularını dökmüştür kağıda, gönderememiştir belki de yazdıklarını ulaşmasını istediği insana. Belki de “geride kalanlar”a bırakılan son sözlerdir eller titrerken okunan mektupta. Tüm bunlar gözümüzün önünde canlanıyorsa mektubun sinemada nasıl bir etkisi olduğunun da farkındasınız demektir. Çünkü bu sahnelerin kullanıldığı epey film anımsarsınız biraz düşünmeye başlayınca. Mektup denince akla gelen sinemasal anları birlikte hatırlayalım.

La Notte

La Notte

İtalya’da evli bir çiftin hayatından kesit sunan La Notte (Gece, Michelangelo Antonioni, 1961) uzun bir gecenin ardından sabahın ilk ışıklarıyla son bulacak bir günü anlatır. Evlilikleri pek yolunda gitmeyen Lidia ve Giovanni vardır filmin odağında. Katıldıkları partide sabahlayan Lidia ve Giovanni, günün ilk ışıklarıyla birlikte misafir oldukları villanın bahçesinde çimenlere oturup geçmişlerinin muhasebesini yaparlar. Lidia elindeki mektubu okur Giovanni’ye, mektuptan süzülen sözcükler şunlardır:

“Bu sabah uyandığımda sen hâlâ uyuyordun. Uyanır uyanmaz yumuşak soluğunu duydum. Bu beni derinden etkiledi. Haykırarak seni uyandırmak istedim ama öyle derin bir uykudaydın ki… Loş ışıkta tenin capcanlı, öyle sıcak ve tatlı ışıldıyordu ki öpmek istedim ama seni uyandırmaktan korktum… Uyanırsın diye kollarıma almadım. Bunun yerine kimsenin benden alamayacağı, sadece benim olan şeyle yetindim: senin sonsuz görüntünle. Yüzünün ötesinde, tüm ömrümün ışığında bizim saf, güzel halimizi gördüm: geleceği ve hatta bütün geçmişimizi. Bu en mucizevi olaydı; ilk kez hep benim olduğunu hissetmek, senin sıcaklığın, düşüncen ve isteklerinle bu gecenin sonsuza kadar süreceğini hissetmek. Lidia, o anda seni ne kadar sevdiğimi fark ettim. Duygularımın yoğunluğu beni ağlattı. Bunun asla bitmemesi için ömrümüz boyunca böyle kalmalıyız. Sadece yakın değil, birbirimize ait halde. Tek tehdit alışkanlığın yaratacağı bir kayıtsızlık olacaksa da hiçbir şeyin bozamayacağı bir halde.

O anda sen uyandın, tebessümle, kolların boynumda, beni öptün ve artık korkulacak hiçbir şey olmadığını hissettim. Hep o anki gibi kalacaktık; zamandan ve alışkanlıktan bile güçlü bağlarla.”

Bu sözcükleri duyan Giovanni “Bu mektubu kim yazdı?” diye sorar. Lidia’nın cevabı aslında tüm filmi özetler bize: “Sen yazdın”. Aşkı için gördüğü tek tehdit “alışkanlığın yaratacağı kayıtsızlık”tır Giovanni için. Ancak o, tüm coşkusunu içinden taşarcasına aktardığı mektubunu bile hatırlamamıştır. Lidia’nın elindeki mektup artık hafızasından silinmiştir. Dolayısıyla film boyunca gözümüzün önünde olan biten her şey bir mektupta birleşir. Mektup artık geçmiştir, geçmişe aittir. Kadın hatırlamak ve hatırlatmak istercesine okudukça erkek daha da yabancılaşır cümlelerine. Mektuptaki her satır, yitirilen aşkın ve bitmeye yüz tutmuş evliliğin geçmişteki aksi olarak yaşamını sürdürmektedir. Fakat ne yazık ki unutulmuşluğun tüm yükünü sırtlanarak kendini hatırlatmaya çalışmaktadır. Netice boşluktur. Unutulmuştur, geçmiş ve bitmiştir. Mektup aşkı simgelediği için güçlenirken kadın ve erkek onu yaşatamadığı için ezilmektedir. Filmin en kuvvetli sahnesi de bu mektup sahnesidir, çünkü film boyunca anlatılan yabancılaşmanın, uzaklaşmanın her türlü halinin tam zıt karşılığıdır bu mektup.