29.05.2017

Ida: Sinematografik Bir Şölen

Ida, dünyanın dört bir yanındaki çeşitli festivallerden 50’ye yakın ödül ve ayrıca 30 civarı adaylık aldı. Muhtemelen Oscar’a da yabancı dilde en iyi film kategorisinden aday olacak, hatta görüntü yönetimi adaylığı bile gelebilir ve sürpriz olmaz. Filmi inanılmaz beğenenler kadar, yerin dibine sokanlar, “iyi, ama çok abartıldı” diyenler ve bütün bu refleksin haklı olduğunu düşünenler de mevcut. Hal böyleyken, yılın daha iddialı yapımlarına rağmen en çok tartışma yaratan filmlerinden biri kuşkusuz Ida. “Last Resort” ve “My Summer of Love” filmleri ile de gayet tanınan yönetmen Pawel Pawlikowski’nin bu donuk dramasının tartışmaları, Oscar töreni sonrasına bile kalacak gibi gözüküyor.

Filmin hikayesi oldukça bilindik ve bu izleyicileri ikiye bölen asıl neden. İki zıt karakter, geçirecekleri bir kısa yolculuk ve birbirlerini rol model olarak alma ihtimalleri. Birçok defa izledik bu hikayeyi ama öncelikle belirtmeliyim ki, iyi çekildiğinde, iyi oynandığında ve özgün olabilmeyi nispeten de olsa başarabildiğinde bir film, konunun bilindik olması izleyeni pek rahatsız etmez. İşte Ida tam da bunu hissettirdi. Senaryonun içindeki zekice hamleler ise filme olan konsantrasyonu kaybetmemeyi sağlıyor.

Teyzesini seven ve onunla geçirdiği her an manastıra dönüp dönmemek konusunda kafası karışan rahibe adayı Anna ve hayata tutunmak için bir an Anna’yı sahiplenmek isteyen ama yapamayan Wanda’nın halleri oldukça gerçek geldi. Hayatta da böyle kafa karışıklıkları hepimize bir uğramıştır. Burada yan hikaye gibi görünen ve yol filmine göz kırpan Anna’nın anne ve babasının mezarını bulma girişimi de insanı derinden etkileyen öğelerle dolu. Hele ki ölüm hadisesini en yakınından yaşayanlarımız için. Burada Anna’nın kafasının iyice karışmasına neden olan din ve köken bilgisi ise olduğumuz ile hissettiğimiz arasındaki farkları sorgulamamızı da sağlıyor bir yandan. Anna ikilemde kalıp, kararsızlığını perdeye yansıttıkça (Agata Trzebuchowska’nın harika perofmansı ile) bizler de empati kuruyor ve o ikilemi her yönüyle içimizde yaşıyoruz. Wanda ise hayatı artık hiç cidiye almayan ama bunu aşmış bir rahatlık değil, işin içinden çıkamayan durumundan dolayı yapıyor ve adeta uzatmaları oynuyor. Bir ara Anna ile kurduğu bağ, ona bir nebze acaba mı dedirtiyor ama bu sadece onun kararına bağlı değil.

Tabii bu iki karakterin hissiyatlarını bu denli steril yaşamamızın sebeplerinden birisi de görüntü yönetimi ve kadrajlar. Tamamına yakını sabit kamera ile çekilen filmin tek hareketli çekimi finalinde. Yani Anna’nın verdiği kararı emin adımlarla uygulamaya koyulduğunda. Bu seçim bu yılın en iyi sinematografilerinden biri ile öylesine destekleniyor ki etkilenmemek mümkün değil. Işık kullanımında da muhteşeme yakın bir ayarın olduğu bu sinematografi, iliklerimize kadar işliyor ve karakterlerin yaşadıklarını da en yoğun haliyle yaşamamızı sağlıyor. Umarım Akademi ödüllerinde bu başarı en azından adaylık ile taçlandırılır.

Eğer “neyi feda ettiğini bilmeyeceksen, feda etmenin ne anlamı var” gibi bir sözü var Wanda’nın, Anna’ya. Yaşanmış ve tadını bildiğimiz bir şeyi bırakabilmeyi tercih etmek, diğer tercihi ne kadar istediğimizi gösterir. Anna’nın vereceği kararda da bu çok önemli. Yıllarca manastırda kalıp, zaten bir şeyi tatmamışken feda etmek çok kolay ve kesinlikle gerçek değil. “Buna değer mi?” sorusunun içini ne kadar doldurabilir? Bütün bu anlamlandırma ve göndermelerin yanında Nazi’ler dokundurması, soykırım söylemleri, din sorgulamaları ve “yalnız” olan iki kadın. Bu olguların hepsinin tek potada eritilmesi de olabileceği kadar başarılı. Atmosfer yaratma becerisinin de tavan yapması ile birlikte Ida, son derece donuk ama o oranda “gerçek” olan çok iyi bir film. Belki kopan gürültü gerçekten fazladır ama bu kesinlikle filmin ne kadar iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.