15.04.2017

İFF Günlük – 10

Scarred Hearts / Yaralı Kalpler

Dönem filmi olan, içinde ülkeye ve yaşananlara bolca göndermeler bulunan film, sanatın gücünden de yararlanıyor. Sinematografinin oldukça güçlü olduğu ve kadrajların estetik harikası olduğu filmin zayıf kaldığı yer ise karakter oluşumları. Ayarın tutmadığı bu özelliğe rağmen, sinematografiye yaslanıp keyif almak oldukça mümkün.

Onur KIRŞAVOĞLU

1930’lu yılların sonunda Avrupa’dayız. Mekânı daha belirgin hale getirmek istersek Romanya’da, daraltmak istersek de bir sanatoryumda. Kemik veremi hastalığından muzdarip Emanuel’in -kısaca Manu- uzun sürecek olan tedavi sürecine odaklanan Yaralı Kalpler, gerek filmde oyuncuların dilinden dökülen şiirler gerekse okunan yazılar ve gazetelerle dönemin siyasal ortamına da atıfta bulunuyor. 35 mm kamera, farklı bir lensle çekim yapmayı tercih eden yönetmen Radu Jude, ortalamanın üzerinde bir seyirlik çıkarmış meydana. Süresiyle biraz sabrınızı sınayabilir ama vereceği sinema hazzı için izlenmeyi hak eden bir film.

Seçil TOPRAK

Free Fire / Ateş Serbest

Tek mekan, tek olay, tek çatışma! Bolca kahkaha, zekice kurgulanmış mizah ve aksiyon. Süre 90 dakika, keyif sonsuz. Ben Wheatley suç filmine çok sağlam bir tarz kazandırıyor ve eğlenceyi en sert haliyle önümüze sunuyor. Diyaloglar, karakterler, kıyafetler, saçlar ve birçok özellik hem gerçek, hem absürt ama çok eğlenceli. Müzik kullanımı da az ama öz olunca tadından yenmez bir seyirlik.

Onur KIRŞAVOĞLU

İstanbul Film Festivali’nin gediklilerinden Ben Wheatley, geçen yıl izleme şansı bulduğumuz High Rise’dan sonra beklentileri oldukça yükseltmişti. Fakat Wheatley çok daha minimal bir işle çıkıyor karşımıza. Yarattığı birbirinden renkli, şapşal karakteri aynı ortama koyuyor, bununla da kalmıyor bir de diledikleri gibi oynayabilecekleri silahları da temin ediyor. Free Fire neredeyse doksan dakika boyunca tek mekanda ufacık bir mesele etrafında birbirinden absürd karakteri arasında ve elbette kurşunlar, patlamalar, yangınlar arasında kalmış bir film. Bu tek mekan ve neredeyse hiç olmayan senaryosunun monotonluğunu ise Wheatley, ustalıklı mizahıyla aşmaya çalışıyor. Benim kafa olarak pek de giremediğimi belirtmeliyim.

Tuba BÜDÜŞ

 

Wake in Fright / Korkuyla Uyan

Avustralyalı yazar Kenneth Cook’un aynı adlı romanından uyarlanan Wake in Fright, aşırı şiddet sahneleri nedeniyle sansürlenmiş, yıllarca aslına ulaşılamamış kısacası büyük badireler atlatmış, gelmiş geçmiş en dehşetli filmlerden biridir. Kült mertebesinin, alnının teriyle en üst basamaklarında kendine yer bulan bu film, modern hayatta eli kolu bağlı olan insanın çıkışsızlığını, beyaz insanın istila ettiği topraklarda yaptığı katliamların dayanılması güç çarpıcılığına bizi ortak ediyor. Noel tatili sebebiyle öğretmenlik yaptığı taşradan Sidney’e gidecek olan John’un aktarma durağı olarak kullandığı – bir nevi sırat köprüsü olarak da düşünülebilir- Yabba’dan çıkamayışı filme Kafkaeks bir hava katıyor. Zira Sidney’e ulaşmaya çalışan fakat Yabba’nın içinde sıkışıp kalan John’u, Franz Kafka’nın romanı Şato’daki K.’dan pek de farkı yok. Üstelik filmde John, bu girdaptan kurtulamadığı gibi içindeki şeytanın uyanmasına da maruz kalır. Şehre gelen öğretmen, halkı aydınlatıp, dönüştüremediği gibi kendi de o potada erir, en karanlık yanlarının uyanmasına engel olamaz. Hatta John, ilk olarak kıyafetlerinden, silahından değil de kitaplarından (kültüründen) vazgeçer.

Gelmiş geçmiş en dayanılmaz sahneleri bünyesinde taşıyan Wake in Fright, özellikle kangurulara yapılan katliam görüntüleri (gerçek görüntü) nedeniyle insan türünün rezilliğini gözler önüne seren, çok güçlü bir belge aynı zamanda. Sömürgeci beyaz insanın gerçek yüzünün dehşet verici portresi olan filmin iç bulandırıcı yeşil renkten, tekinsiz kamera kullanımından da asla vazgeçmeyerek, sarsıcılığını sağlamlaştırdığını da söylemek gerek.

Tuba BÜDÜŞ

Amerika Square / Amerika Meydanı

Göçmenlik sorunları ve Yunanistan’daki ırkçılığa dair hafif bir seyirlik olarak yorumlanabilir. Dövmeci karakterin hikâyesi geliştirilmeye çalışılsa karşımızda son derece sağlam bir film çıkabilirdi. Ancak senaryo dinamikleri o kadar zayıf ki, bazı anlarda eğlenceli olmaktan öteye gidemiyor. Yunanistan’ın çok kültürlü yapısı üzerinden yapılan eleştiriler ise başlangıçta başarılı işlese de sonrasında vasat Fransız filmleri andırıyor.

Haktan Kaan İÇEL

Zer

Dersim olaylarından bu yana geçen süreçte pek fazla film yapılmamıştı. Kazım Öz kendi tarihinin karanlık kapılarını aralamaya devam ediyor. Kökleri Kürtlere dayanan asimile olmuş bir ailenin torunları Amerika’da müzik okurken babaannesinden duyduğu bir şarkı üzerine şarkının peşinden gidip Dersim’de karanlık bulutlarla karşılaşır. Son derece özenli tasarlanan görsel imgeler, bir yolculuk filmi için başarılı seçilmiş. Halkın doğal hallerinden beslenen film, sansür kuruluyla mücadele etse de filmdeki Kürtçe şarkının duygulara dokunan güçlü etkisi sayesinde etkileyici olmayı başarıyor.

Haktan Kaan İÇEL

Casting / Kasting

Andreas Lust’un başta olmak üzere oyunculuk anlamında döktürdüğü film, oyuncu – yönetmen ilişkisi üzerine güçlü bir seyirlik… Cast seçerken sadece oyuncu olmanın yeterli olmadığını vurgulayan yapım, doğru oyuncunun role seçilmesi hususunda önemli sözler söylemeye çalışıyor. Festivalin yarışma bölümünde olmasına rağmen televizyon için tasarlanan film tam bir oyunculuk gösterisi…

Haktan Kaan İÇEL

Fixuer / Fixer

Habercilikte etik konusunu işleyen bu Rumen filmi, bir haberin iş bitiricisi üzerinden ahlak kuramını yargılıyor. Film yüzde 80’inde araştırma sürecine odaklanırken son yirmi dakikada film üst noktasına ulaşarak filmi yükseltiyor. Filmin son bölümünde yapılan röportaj insan kaçakçılığındaki vahim durumu özetlemeye yetiyor. Film yine de genel olarak vasat düzeylerinde değerlendirilebilir.

Haktan Kaan İÇEL

Porto

Genç yaşta kaybettiğimiz oyuncu Anton Yelchin’ine veda niteliği taşıyan bu buruk aşk hikâyesi, 16mm ve 35mm filmi makinelerle çekilerek retro hissiyatını izleyiciye geçirmeye çalışıyor. Bu konuda başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir ilişkinin tahlilini yapan film, sinematografik anlara sahip ve hareketli kurgusuyla izlenebilir olmaya çabalıyor. İzlemesi keyifli ama içerik olarak zayıf kalmış.

Haktan Kaan İÇEL

Apnée / Apnee

Fransız sinemasından çılgınca bir komedi… Edepsizliğin ve abartının sınırlarını zorlayan üç kişinin yaşadıklarından kesitler sunan film, skeç mantığında ilerleyen kurgusuyla anlık gülme seansları vaat ediyor. Mizansenlerin çoğunluğunun doğaçlama olarak tasarlandığını söyleyebiliriz. Cinsellik, şiddet gibi tabuları olmayan film, her izleyiciye hitap etmeyebilir. Yine uçuk tavrını küçümsememek gerekiyor.

Haktan Kaan İÇEL