08.04.2017

İFF Günlük – 3

On Body and Soul

Macar yönetmen ve senarist Ildiko Enyedi’nin 19 yıl ara sonrasında “doğurduğu” filmi On Body and Soul ( Ruh ve Beden), Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü aldığı zaman, kayda değer bir film ile karşılaşacağımızı anlamıştık. Nitekim, İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğimiz Ruh ve Beden, tüm beklentilerimizin ötesinde, çarpıcı, sarsıcı, orijinal bir deneyim olarak karşımıza çıktı. Tezat sanatının en başarılı hali ile kullanıldığı film; mezhabahadan, ruh dinlendiren karlı ormana; rüyalardan, gergin iş hayatına; kabalıktan, utangaçlığa doğru ayaklı saat kadranı gibi ritmik bir şekilde gidip, geliyor. Müthiş bir masalın, çarpıcı ve yalın gerçeklik ile birleştirilmiş hali için mutlaka izlenmesi gereken; işte “Festival Filmi” dedirten, nefis bir film.

Inci Tulpar

Raw

Şüphesiz ki festivalin en merak uyandırıcı filmlerinden biri olan Raw, kendinden önce getirdiği şöhretiyle ilgi çekici olmayı başarmıştı. İzleyenlerin dayanamayacağı ölçüde “rahatsız edici” sahne barındırdığı söylenen Raw, bu özelliğini boşa çıkarmıyor elbette. Her izleyiciye seslenmeyecek olduğu kesin ancak deneyimlenmesi gereken bir sinema örneği olduğuna da inanıyorum. Yönetmen koltuğunda oturan ve senaryoyu da kaleme alan Fransız yönetmen Julia Ducournau’nun, kendinden önceki kuşağın önemli Fransız kadın yönetmenlerinden Claire Denis’le sinemasal akrabalık bağları bulunduğu söylenebilir. Denis’in Trouble Every Day (Her Gün Başka Bir Bela) filmiyle yakınlık kurulabilecek Raw’ın, Denis’in filmi kadar rahatsız edici “gore” sahne barındırdığını söyleyemesem de ortalamanın üstünde rahatsız ediciliğe sahip olduğu söylenebilir. Çeşitli okumalara da açık olan Raw, izlemek ve üzerine düşünüp konuşmanın zevkli olacağı filmlerden biri.

Seçil TOPRAK

Sonsuz Şiir / Poesia Sin Fin

Alejandro Jodorowsky’nin şimdilik son harikası bir kez daha çılgınlığın gençlikle bir alakası olmadığını ispatlayan bir yapım. Zira kendi biyografisini perdeye yansıttığı üçlemenin ikinci ayağı olan Poesia Sin Fin, muhtemelen tam da gençlik yıllarına odaklanan bir yapım olduğundan dolayı çılgın, baş döndürücü, aykırı, radikal, başına buyruk. 88 yaşında değme gençlere taş çıkartan bir yaşam enerjisiyle Jodorowsky’nin de perdede arz-ı endam ettiği film, sanatın kutsallığına tapınırken, aynı zamanda popüler olana, çoğunluğun sesine, diktatörlüğe, korkuya, muğlaklığa savaş açıyor. Yeri geliyor diktatörlüğü alkışlayan halka, aynı despot mantığın bekçisi babasına lafını esirgemezken yeri geliyor sosyalist şair Pablo Neruda’nın da muhtemelen popülerliğinden dolayı üstünü çizmekten çekinmiyor. Fellini’nin kadınlarından esinlenen, feminizmin de buram buram hissedildiği, renklerin, müziklerin, sanatın her bir dalının boy gösterdiği, büyüleyici kadrajların izleyiciyi sımsıkı ele geçirdiği bu film, tam anlamıyla biz hazine. Sen çok yaşa emi Jodorowsky.

Tuba BÜDÜŞ

Sinema tarihinde kendine özgü bir yer edinen kült filmlerin yönetmeni Alejandro Jodorowsky’nin kendine döndüğü film serisinin ikinci halkası Sonsuz Şiir. Dört sene önce yine festivalde izlediğimiz Gerçeğin Dansı ile otobiyografik öyküsünü anlatmaya başladığı serinin devamı adında yer alan şiir tadında bir film. Her anından imge fırlayan ve aynı zamanda tarihsel sürece gerçeküstü bir bakış atan Jodorowsky, kendi tarihinin hatlarını çizerken aslında doğduğu ülke Şili’nin de ekonomik, sosyal, idari hayatına dair söyleyecek sözleri olduğunu da vurguluyor. İlkine nazaran daha akıcı ilerleyen film, Jodorowsky’nin gençlik yılları ve Şili’nin sanat ortamına yoğunlaşıyor. Yine bir limanda bitirdiğimiz serinin devamını bekliyoruz.

Seçil TOPRAK

Jodorowsky’nin kendi hayatından esintiler eşliğinde anlattığı hikâyenin ikinci kısmında yine büyüleyici olmayı başarıyor. Gençlik dönemindeki anıları görsel açıdan doyurucu, hicivi bol ve gerçeküstü bir anlatımla aktaran Jodorowsky, muhteşem müzikler ile de destekliyor. Bunun yanı sıra sanata dair getirdiği eleştiriler ise nokta atışı ve oldukça sert. Şimdiden büyük bir heyecanla, ustadan üçlemenin son filmini beklemeye başladık.

Onur KIRŞAVOĞLU

Personel Shopper / Hayalet Hikâyesi

Clouds of Sils Maria, Something in the Air gibi oldukça başarılı filmlerin mimarı Olivier Assayas’ın yeni filmini merakla beklemekteydik. Lakin bu beklentinin tamamen boşa çıktığını üzülerek belirtmeliyim. Büyük umutlarla gidilip, koca bir balon gibi patlayan filmlerden olan Personal Shopper, ne dediğini, ne istediğini bilemeyen, yolunu kaybetmiş bir yapım maalesef. Yönetmenin ne takıntılı olduğu oyuncusu Kristen Stewart ne metafiziği odağına alan, merak uyandırıcı meselesi ne de hikâyeyi güya renklendirmek ya da kafaları karıştırmak adına araya yama yaptığı hikâyecikleri filmi kurtaramıyor. Aksine her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir manasızlığa sürüklüyor. Finalini de gördükten sonra yaşanılan büyük boşluğun tarifi mümkün değil. Eee yani diye çığlık atmamak içten bile değil. Ne diyelim, koskoca ustanın olur öyle arada hataları diyerek affetmek mi gerek yoksa beklentilerimizi boşa çıkararak duygularımız ile oynadığı için ona yüz mü çevirmek lazım bilemedim.

Tuba BÜDÜŞ

Atmosfer anlamında ve yönetmen külliyatı referansında film doyurucu gözükmekte ve bazı anlar izleyiciyi yakalamakta ama hikâye, her açıdan alabildiğine sorunlu. İnandırıcılıkla başlayan, sürpriz yapmaya çalışıp havada kalan ve söylemlerini anlatmakta güçlenen bu hikâye filme de çok büyük zarar veriyor. Stewart’ın vasat oyunculuğu ve diğer yardımcı roldeki oyuncuların da vasatı aşamaması ise olumsuz anlamda tuz biber oluyor ve film, festivalin ilk büyük hayal kırıklığı olarak kayıtlara geçiyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

The Odyssey

Ünlü deniz araştırmacısı Kaptan Cousteau’nun hayatına yoğunlaşan film, biyografik bir uyarlama açısından içeriğinde zengin materyaller bulunduruyor. Okyanusların derin maviliklerine ve suyun derinliklerini insanlara anlatmaya çalışırken Cousteau ve oğlunun yaşadığı ailevi ve finansal problemleri duygu sömürüsüz seyirciye aktarmayı başarıyor. Filmin tatmin edici oyunculuklarının yanında makyaj konusunda harika işçiliği sayesinde övgüyü hak ediyor. Çok devrimci olmasa da çevreci mesajlar veren iyi bir biyografik film ortaya çıkarılmış.

Haktan Kaan İÇEL

Spoor / İz 

Agnieszka Holland’ın yeni filmi Spoor (İz), bir suç filmi gibi başlayıp doğaya karşı bir ağıta dönüşüyor. Senaryosunu adeta Greenpeaceler tarafından yazılmış gibi duran film, bir yere kadar yaratıcı dursa da zorlamanın dozajını arttırınca inandırıcılığı yitiriyor. Doğa için isyan  olarak özetleyebileceğimiz Spoor, ne yazık ki ilgi çekiciliğini filmin yarısına kadar götürüp albenisini yitiriyor.

Haktan Kaan İÇEL

Young Karl Marx / Genç Karl Marx

Film Karl Marx’ın hayatındaki dönüm noktalarından biri olan Komünist Manifesto’yu yazdığı döneme kadarki süreci anlatıyor. Görsel olarak parlak bir iş olmaktan uzak kalıyor. Daha çok Karl Marx’ı yeni öğrenenler için tanıma kılavuzu olarak adlandırabileceğimiz yapım, metnin gücünden yükselmeyi hedefliyor. Ancak hikâye olarak tiyatroya daha yakın durduğundan dolayı sinema için fazla didaktik kalıyor. Ortalama filmlerden biri…

Haktan Kaan İÇEL

On the Beach at Night Alone /Gece Sahilde Tek Başına

Güney Kore’nin Woody Allen’ı olarak nam salan Hong Sang-soo, festivalde iki filmle birden karşımıza çıkıyor. Bunlardan ilki olan On the Beach at Night Alone, günlük hayatın önemsiz gibi görünen anlarına odaklanırken, bu anlardan anlam çıkarmaya çalışıyor. Dağınık kurgusu ile süresinin hakkını vermeyerek sıkıcı olmayı başarıyor. Yönetmenin en parlak işi olmadığı kesin. Handmaiden’dan tanıdığımız Min-he Kim filmi tek başına sürüklemeye çalışsa da yeterli olamıyor. Anlık bir fikrin geliştirilemeden çekildiğini söyleyebiliriz.

Haktan Kaan İÇEL

Réparer les Vivants / Kesişen Hayatlar 

Güçlü oyunculuklar ve iyi çekilen sahneleriyle ilgi çekici olabilen film dağınık kurgusu ve hikâyedeki zorlamaları ile de puan kaybediyor. 21 Grams’a özenen hikayesi ve kader teması biraz zayıf kalsa da iki hikâyeden biri ilgi çekiciliğiyle filmi nispeten kurtarıyor. İkinci hikâyedeki anlatı filme yayılsa çok daha iyi bir kazanıma ulaşacak olan yönetmen bazı geçişlerdeki yeteneğiyle en azından not edilmesi gereken bir hal alıyor. Tahar Rahim’in az süresi ise tadı damakta bırakıyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Richard III

Sir Ian McKellen’ın muhteşem sunumu ve esprileri ile izlemeye koyulduğumuz film, Shakespeare’in tarzını gayet başarılı bir şekilde perdeye yansıtırken, politika ve faşizmin tüm kötülüğünü de net bir şekilde yansıtmayı başarıyor. Sir McKellen’ın harika performansı ve güçlü sinematografisi ise filmin en önemli kozlarıydı. Richard gittikçe yükselirken, entrikalar, nefretler ve komedi sosu izleyiciye hoş bir 104 dakika geçirtiyor. McKellen’ın kameraya dönerek yaptığı karakter konuşmaları ise güçlü sahneler olarak kayıtlara geçiyor.

Onur KIRŞAVOĞLU

Still Life

Maud Alpi’nin ilk uzun metraj filmi olan Still Life, bir mezbahanın içerdiği monotonluğu ve vahşeti bir köpeğin gözünden yansıtıyor. Tüketim toplumunun en iyi yansımalarından olan mezbahadaki ruhsuz ve mekanik durumun aksine insanlara atfettiğimiz duyguları köpekte görüyoruz. Hayvanların gözünden anlatılan bu film özellikle finaliyle çok etkileyici.

İbrahim TOSYALI

Safari

Ulrich Seidl’ın Afrika’da avlanmak amacıyla Safari’ye çıkan Avrupalı turistleri merkezine alan filmi Safari insanın ne denli vahşi olduğunu gösteren bir belgesel. Sırf avlanıp fotoğraf çektirebilmek için tonla mesafe katedip tonla para harcayan turistleri yer yer karikatürize ederek sunan yönetmen turistlerin kurduğu diyaloglarla da görsel olarak sunduğu vahşetin altını dolduruyor. Afrika’daki yerli halkın bu ticari aktivitede üstlendiği rolle beyazların siyahlara karşı tavrıyla avladığı canlılar arasında bir ilişki kuran Safari tüketici toplumun sınırının olmadığını ispatlıyor.

İbrahim TOSYALI

Beyond the Mountains and Hills

Dışarıdan sorunsuz gözüken bir aileyi anlatan Beyond the Mountains and Hills, onlarca yıl sonra ordudaki görevinden ayrılıp evine dönen David’in ve aile bireylerinin bu dönüş sonrası değişen yaşamlarını yansıtıyor. Orduda saygın ve etkin bir konumda olan David’in gerçek dünyada hissettiği dışlanmışlık karakterin her geçen dakika kendine olan saygısının azalmasına sebep oluyor. Karısı Rina ve çocukları da uzun süre bekledikleri bu eve dönüşe yükledikleri anlamın altında eziliyor.

İbrahim TOSYALI