07.04.2017

İFF Günlükleri – 2

Hayalet Hikâyesi / Personel Shopper

Her ne kadar adı Hayalet Hikâyesi de olsa, karşımızda ne gerektiği kadar geren ne de gerektiği kadar meta fizik içeren bir senaryo var. Film ile ilgili yadsınamayacak tek şey Kristen Stewart’ın çok güzel olduğu ve gayet başarılı bir performans sergilediği. Psikolojik olarak da senaryo olarak da derinlik aramadan, sırf Kristen Stewart’ı izlemek için izlenecek bir film. Stewart sevenlerenseniz gidin, sevmiyorsanız uzak durun. “Festival Filmi” materyali olmayan ama ilginç şekilde öne çıkan, seyircide merak uyandıran bir film. Ne olduğunu tam olarak anlatamadığımız filmlerden. İzledik, bitti.

İnci TULPAR

Neden çekildiğine, ne anlattığına dair en ufak bir inandırıcı sebep sunamayan Hayalet Hikâyesi, en iyimser tabirle Olivier Assayas’ya yakışmayan bir film olmuş. Hem yönettiği hem de senaryosunu kaleme aldığı halde sanırım kendisi de ne anlattığı konusunda fikir yürütebilmiş değil. Birbirine bağlamlanamayan öykücükler, filmin neresinde ne işe yaradığı belli olmayan dönemeçlerle zedelenen öykü Kristen Stewart’ın kabız oyunculuk denemeleri arasında sallanıp duruyor. Aslında bizde gösterilirken seçilen isimle de bağı bulunmayan film, orijinaldeki adını (Personal Shopper) Stewart’ın canlandırdığı Maureen karakterinin dünyaca ünlü bir mankenin özel alışveriş yardımcılığı işinden alıyor. Hayalet mevzuuna ise değinmek dahi istemiyorum.

Seçil TOPRAK

Lodos / Notias

Yunanistan’ın gelenek ve tavır bakımından Türkiye’ye benzediğini biliyoruz. Ama bu filmle beraber aslında sinemalarının çok da uzak olmadığını anlayabiliriz. Bir dönemin nabzını mizahi yolla tutmaya çalışan Lodos, hayallerinin peşinden koşan bir gencin aile bunalımları ve hayal dünyası arasında sıkışmasını keyifli olduğu kadar hafif bir seyir olarak izleyiciye sunmuş. Festivalin risksiz seçimi olmuş.

Haktan Kaan İÇEL

Rock’n Roll

Gullieme Canet ve Marion Cotillard’ın kendilerini canlandırdıkları yer yer çok zekice hamlelerde bulunan bu absürt komedi, orta yaş bunalımını bir aktörün bakış açısından işlemeye çalışmış. Sevdiğiniz aktörlerin beklenmedik hareketlerini baz alan film Movie 43’ün bir bölümü gibi duruyor. Finalini görmezden gelirsek eğlenceli ve çılgınca bir iş olmuş. Finalde maalesef sulu komedinin sınırlarını zorlamışlar.

Haktan Kaan İÇEL

Saygın Vatandaş / El Ciudadano Ilustre

Önemli sözler söylemeye çalışan bu komedi, ne kadar başarılı olursanız olun kendi memleketinizde en mahrem olduğunuz yanınızı bulursunuz mesajını verirken, cahil toplumun mahalle baskısı ve sanatın anlamının altını çiziyor. Mahallenin sıradan insanlarını bir korku figürüne dönüşmesiyle ve Romen yeni dalgasına benzer çerçeveleriyle tek kelimeyle harika bir dengeyi tutturuyor.

Haktan Kaan İÇEL

Free Fire

Artık İstanbul Film Festivali’nin gediklilerinden olan Ben Wheatley yeni filmiyle programda yerini almış. Yönetmen bu sefer tek mekan içinde ustalığı konuşturmaya çalışmış. Zekice kurulan kadrajları ve birbirinden aptal karakterleriyle kara mizahın önemli gerekliliklerini yerine getiriyor. Ancak film senaryosundaki sınırlılık yüzünden bir yerden sonra tıkınıyor. Bunun neticesinde de film kendini tekrar ederek, yaşam savaşında artık finalde kimin hayatta kalacağına odaklanarak vasatlaşıyor. Yönetmenin filmografisinin en iyi filmi olmasa da eğlenceli bir seyirlik…

Haktan Kaan İÇEL

Cennet / Paradise

Oscar yarışında son dokuza kalana kadar filmden kimsenin haberi yoktu. Siyah beyaz görselleri, 131 dakikalık süresi ve farklı perspektiflerden soykırım filmine bakış açısıyla bunca acılara rağmen bir insan cennete gitmek için neler yapmalıdır sorusunu soruyor. Özenle hazırlanmış kadrajları ve ustalık kokan kadrajlarıyla Paradise çarpıcı ve etkileyici bir dram diyebiliriz. Gerçek sinemanın gücüne tutunan görkemli bir yapıt.

Haktan Kaan İÇEL

Haykır Saraybosna /  Scream For Me Sarajevo

Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickenson’ın Bosna’daki savaş sırasında verdiği konserin öncesi ve sonrasını kapsamlı olarak incelerken insanlara aşıladığı umut sayesinde başarılı bir seyre dönüşüyor. Müziğin iyileştirici etkisi ve zalimlere karşı yapılan bir başkaldırı adeta… Ancak belgeseli ilginç kılan unsur savaşın ortasında yeniden doğan hayata odaklanması denilebilir. İnsanların keskin nişancılar arasında hedef halindeyken sanata ve müziğe karşı tavırları ölüme karşı bir meydan okuma gibi. Duygusal temaslarıyla da etkileyici olmayı başarıyor.

Haktan Kaan İÇEL

Edepliler / Los Decentes

Lüks bir sitede bulunan bir evde çalışmaya başlayan Belen’in yepyeni bir dünyayı keşfetmesiyle birlikte yaşadığı değişimi konu alan Edepliler, çarpıcı finaline kadar mizahı elde bırakmayan ve  seyircinin merakını uyanık tutan bir film. Yeni çalışmaya başladığı evin güvenli duvarlarının ardında yaşayan bu nüdist topluluğa dahil olmasıyla birlikte bambaşka bir yolculuğa çıkan Belen, cinselliği ve yaşamını sorgularken kendine yepyeni sınırlar çiziyor. Belen’in bu farklı deneyimi üzerinden, toplumsal mesajlara bolca yer veren film, modern dünyada bireyin yok olmaya başlayan özgürlüğünü mercek altına alıyor ve toplumun ötekileştirdiği azınlığa karşı acımasız tavrına farklı bir yorum getiriyor.  Parabellum ile tanıdığımız Lukas Valenta Rinner’in, başarılı kadrajlarıyla güçlendirdiği Edepliler, seyirciyi zorlayan finaliyle de festivalin ilgi çekici yapımlarından biri olmayı hakkediyor.

Gamze KAYA

Komşu Sesler / O Som A O Redor 

Bu yıl Aquarius filmiyle birlikte Kleber Mendonca Filho ile tanışanların mutlaka yönetmenin ilk filmine geri dönüş yapması gerekiyordu. Neyse ki festival, İyi Bir Komşu seçkisinde baş köşeyi almayı hak eden bu filmi bir de perdede izleme şansını yarattı. Filho, ilk filminde de yine kentsel dönüşümü odağına alıyor. Ve tıpkı Aquarius’da olduğu gibi meseleyi irdelerken üst sınıfın dünyasında dolanmayı tercih ediyor. Tek fark ise bu kez tüm yük tek bir karaktere değil birden çok karaktere yükleniyor. Neighboring Sounds, tıpkı isminden de anlaşılacağı gibi seslerin hissiyatından fazlasıyla yararlanıyor. Bir bekçi köpeğinin sesinden, her an devam etmekte olan inşaatların sesine bitmek bilmez bir resitalin üstelik oldukça tedirgin edici bir resitalin dinleyicisi olmak zorunda kalıyoruz filmde. Filmin belki de en huzur verici anı, yıkılmadan önce son bir kez ziyaret edilen ve geçmişin anılarıyla yoğrulmuş, eski, yorgun ama merhametli evin ziyaret edildiği sahnede saklı. Filho’nun zirveye tırmanacak bir isim olduğunun bu ilk sinyale kulağını verenlere çok şey söylüyor. Zira derdi oldukça çok. Kulak vermenizi dilerim.

Tuba BÜDÜŞ

Nineteen Eighty-Four / 1984

George Orwell’in tüm dünyayı sarsan romanı 1984’den uyarlanan film, tam da romanda anlatılanların yaşanacağı var sayılan yılda 1984 yılında çekilir. 1984, tüyler ürpertici bir evrende geçmekte. Üçüncü Dünya Savaşı yeni olmuş ve Dünya üç kutuplu bir duruma gelmiştir. Bunlardan en güçlüsü Okyanusya’da geçen film, güya diktatör bir sosyalist rejimle yönetilir. Bu yasaklar ülkesinde, rejimin en büyük tehlike olarak gördüğü şey elbette aşktır. Her türlü kişisel eşyadan, kültür-sanat ve eğlenceden arındırılmış bu distopyada asla affedilmeyeceklerden biri ise aşk olur. Sanal döllenme ile çoğalmanın çok daha tehlikesiz olduğu düşünülen bu evrende elbette bu yasağı kıracak bireylerde olmalı değil mi? Winston Smith ile Julia, yaşadıkları sisteme asla inanmayan, bir çıkış yolu arayan iki yalnız olarak birbirlerini fark etmekte geç kalmazlar. Ne var ki bu iki asi ruhun aşkları onlara çok ama çok acıya mal olacaktır.

Faşizmin kendini buram buram hissettirdiği bu yapım, aşkın gücünü de aynı oranda yadsınamayacak olduğunun altını kalınca çizer film.

Tuba BÜDÜŞ