01.06.2017

İFF Mayınlı Bölge: Raw

İnsanın evrimine ışık tutan bir film

Her yıl festival programı belli olur olmaz adeta bir salgın gibi kulaktan kulağa yayılan, perdede karşımıza gelmeden şanını getiren en azından bir film olur. İşte Raw da tabiri caizse özellikle gösterildiği yerlerde yarattığı sükse nedeniyle deliler gibi yolunu gözlediğimiz, izlemek için tarifi mümkünsüz bir istek duyduğumuz filmlerden oldu. 36. İstanbul Film Festivali’nin en gözde misafiri olan Raw, Fransız Julia Ducournau’nın ilk gözbebeği. Senaryosunu da Ducournau’nun kaleme aldığı Raw, gösterildiği tüm festivallerde övgüyle karşılandı ve Cannes Film Festivali’nden Fibresci Ödülü başta olmak üzere birçok ödülle başarısını taçlandırdı.

İnsanlık varoluşundan itibaren sürdürdüğü evrimini kesintisiz devam ettirmektedir. Bu evrim sürecinin en önemli ayağı da beslenmedir hiç kuşkusuz. Varoluşunun başlangıcında karnını doyurmak amacıyla başlattığı mücadelede hayvan türü üzerinde kurduğu hâkimiyeti, yerleşik hayata geçmesi, tarım ile uğraşması, medenileşmesi sonrasında da değiştirmemiş, bir nevi bu konuda evrim sürecini işletmemiştir insanlık. Yalnız son yüzyılda bilinçlenen bir kesimin et yemeği hatta hayvansal ürün yemeyi, kullanmayı bırakmasıyla insan evriminin en önemli ayağı atağa geçmiştir. Her geçen gün vegan/vejetaryen insanların artışı, bilinçlenmesi ve güçlü bir şekilde seslerini duyurma çabaları sonunda sinemanın da bu sese kulak vermesine sebep olmuştur.

34. İstanbul Film Festivali sayesinde izleme şansını bulduğumuz Saverio Costanzo’un Hungry Hearts’i bu konuda yapılan filmlerin öncülerindendi belki de. Sinemada henüz nüveleri dolaşan türde, bu yıl bir patlama olduğunu gözden kaçırmak mümkün değil. Hayvan ırkına yapılan zulüm, katliam üzerinden seyircisini sorgulatmayı hedefleyen filmler, festival programında; Ulrich Seidl’in Safari, Maud Alpi’nin Gorge coeur ventre, Ildiko Enyedi ‘nin Teströl és lélekröl, Agnieszka Holland’ın Pokot ve Raw

Hızlı, çalkantılı, ayrıksı ve feminist bir büyüme hikâyesi

Kimi zaman bir safari alanını, kimi zaman da mezbahayı kendine mekân edinen bu filmlerden Raw ise veterinerlik fakültesini tercih ediyor. Başkarakter olarak ise veteriner ve vejetaryen bireylerden oluşan bir ailenin küçük ve dahi kızını yaratıyor. Henüz on altı yaşında olan ve oldukça içine kapanık bir hayat yaşayan Justine’nin (Garance Marillier) üniversiteye başlaması, hızlı, çalkantılı ve ayrıksı bir büyüme hikâyesini yaratıyor. Vejetaryen, içe kapanık, cinsellik tecrübesi hala yaşamamış Justine, üniversitedeki çaylaklara yapılan testlerden birinde zorla çiğ tavşan ciğeri yemeye zorlanıyor. Ve bundan sonra her şey tepetaklak oluyor.

Hayatı boyunca hiç et yememiş Justine, sırf toplumun büyük kesimi tarafından kabul görebilmek için itaat ediyor; bir nevi yasak elmayı yiyerek, kaosu ateşliyor. Justine, bir kez etin tadını aldıktan sonra her ne kadar ilk etapta alerjik olarak tepki verse de bir süre sonra bu tadın peşinden giden, bu lanetin tadına vardıkça da daha da pervasızlaşan doymak bilmez birine dönüşüyor. Tabii bu yolculuğunda, daha önce aynı yollardan geçmiş olan kardeşi de ona eşlik edecektir.

Tıpkı Âdem ile Havva gibi beraberce şeytana uyacak, topluma uyalım derken, yasak olana, kabul görülmeyene yönelecek, sınırların ötesini arzulayacaklardır. Lakin buradaki Adem ile Havva birlikteliğine Havva ile Havva beraberliği demek daha doğru olacaktır. Zira iki kız kardeşin sınırları zorlayan hikâyesini anlatan Neil Jordan’ın harikası  Byzantium ya da lezbiyen bir çiftin tüm ahlak kurallarına savaş açan, aykırı yaşantısını konu alan, Vera  Chytilová’nın başyapıtı Sedmikrásky’deki gibi Raw‘da da genel geçer alışkanlıkları alaşağı eden, büyük sürünün peşinden ayrılıp, kurtlarla danseden bir çift var karşımızda. Erkeklerin sadece kurban olarak var olabildiği filmin, güçlü feminist damarı, insan olmayı, insanlığın yaptıklarını sorgulama noktasında söylemini daha da aykırı bir noktaya taşıyor. Ki bunu da bana kalırsa çok iyi başarıyor. Burada elbette hayvanları denek olarak kullanan, mezbahalarda topluca katleden, avlayan, tecavüz eden insanlığın yaptıkları aşırı değil de insan kanına ve etine yönelenlerin mi yaptığı aşırı? Peki, neden? Aynı şekilde doğan, büyüyen, hisseden, düşünen hayvan türüne yapılan neden mubah da insan türüne yapılan günah? Filmin kurduğu çatışma tam da bu ayrım üzerinde temelleniyor. Bu oldukça güçlü çatışma, filmin güçlü bir belkemiği üzerinde dallanıp budaklanan iskeletini yaratıyor.

Korku janrının tüm alt türlerine göz kırpan bir başyapıt

Güçlü senaryosu, kurduğu sağlam çatışması ile ne yapmak istediğini oldukça iyi bilen Raw, yönetmeninin sinemayı çok seven bir sinefil olduğunu da her sahnesinde açık ediyor. Korku janrının tüm alt türlerine neredeyse göz kırpan Raw, vampir, yamyam, nekrofili ve slasher türlerinden fazlasıyla besleniyor. Kanın oluk oluk aktığı yetmezmiş gibi etlerin de parça parça koptuğu hatta ve hatta uvuzların adeta hadım edilir gibi kesildiği filmdeki bu zorlu sahneleri izlemek epey zorlayıcı. Lakin bu sahneleri izlerken korku külliyatının unutulmaz başyapıtlarına (Carrie ve niceleri…) yapılan göndermeleri fark etmenin tadı da bambaşka bir deneyim.

Justine karakterinin kendini keşfetmesini izlediğimiz bu film, aslında sıra dışı bir büyüme hikâyesi. Lakin Raw, bu büyüme hikâyesini bir adım daha öteye, dönüşüme kadar ilerletiyor. Justine’nin önce kabuğunu kırarak diğerlerinden biri olmasına, daha sonra ise yeni bir kabuğa bürünerek bambaşka bir norma geçiş yapmasına şahit oluyoruz.

Böylesine yoğun ve güçlü bir metinle karşımıza çıkan ender yapımlardan biri olan film, her uzandığı mevzuda büründüğü renklere, etkili kamera kullanımına, bir an bile elini bırakmadığı eşsiz müzik kullanımına kadar her şeyiyle kendine hayran bırakıyor. İmgelerle döşediği yollardan yürüyüp de alt metninde fısıldadığı bilge laflarına kulak verirseniz, özellikle benim gibi vegan ya da vejetaryenleri kendine âşık etmesi işten bile değil.