11.04.2018

Il Conformista: Faşizmin Arzuladığı İnsan Modeli

Bertolucci üzerine

İtalya, hiç şüphesiz ki sinema adına dünyanın en önemli birikimlerinden birine sahip. Genele baktığımızda Yeni Gerçekçi Sinema’nın ortaya çıkışındaki birinci etken olmasının yanı sıra, İtalyan sinema geleneği özelde de pek çok büyük sinemacı yetiştirmiştir. Bernardo Bertolucci de bu sinemacılar düşünüldüğünde akla ilk gelen değerlerden biri kabul edilir. Her ne kadar son zamanlarda özellikle Ultimo tango a Parigi‘deki (1972) skandalla tanınıyor ve tartışılıyor olsa da, bu konudan bağımsız olarak Bertolucci’nin sinemaya kattıkları önemli ve pek heybetlidir.

Bertolucci, aşkı ve siyaseti sık sık aynı potada eriten tartışmalı filmlerin yaratıcısı. Sinemada edinmesi en zor “rütbelerden” olan “otör” sıfatını hak etmiş, filmleriyle kendine has bir birikim yaratmış etkileyici ve olaylı bir isim. Siyasi tartışmalardan kaçınmaz, kalemi sivridir. Kalemini sivrilten ise geçmişidir. İtalya sinemasının en önemli isimlerinden olan Pier Paolo Passolini’ye asistanlık yapan Bertolucci, siyasi sinemayı belki de öğrenebileceği en iyi kişilerden birinin yanında öğrenmiştir. Benzer şekilde, Maoist kimliğini gizlemeyen Jean-Luc Godard’a hayranlığı bilinen Bertolucci sinemasında, bir başka İtalyan komünist yönetmen Luchino Visconti’nin tartıştığı kimi konuların izleri de görülmektedir. Desteklediği politik yöntemler ve tartışma biçiminden Visconti’yle benzeşen Bertolucci, sinematografik bakımdan ise yenilikçi ve son derece şahsına münhasır bir isimdir.

Kuvvetli Hikâye, Büyüleyici Sinema

Il Conformista (1970), yönetmenin ilk filmlerinden biri olmasına karşın kimi sinemacı için Bertolucci filmografisinin en iyi eseri sayılır. Film, kuvvetli hikâyesinin önüne geçmeyi başaran büyüleyici bir sinematografiye sahip. Bertolucci’nin takipçi kamera kullanımı, kamera vinci gibi teknolojileri sinemasına entegre etmesi ve özellikle çerçeve kurgusu alışılmışın dışında ve son derece etkileyici. Hikâye bakımından ise içerdiği duygusal ögeler ve politik karın, yönetmenin bir sonraki filmleri için adeta bir taban işlevi görüyor. Her ne kadar ilk filmlere “deneme tahtası” yorumu yapmak genellikle doğru olsa da; Il Conformista, yalnızca bir deneme tahtası olmanın çok ötesinde. İtalyan, Avrupa ve hatta dünya sineması için kritik öneme sahip bir filmden bahsediyoruz sonuçta. Peki bu filmi önemli yapan şey ne? Neden bu kadar övgüyü, bu kadar beğeniyi hak ediyor ve adını dünya sinema tarihine yazdıracak kadar ne başarmış?

Il Conformista’yı anlamak için öncelikle ismi hakkında ufak çaplı bir araştırma yapmak gerekiyor. Konformizm, en basit tabirle her devrin adamı olmak anlamına geliyor. Rüzgar nereden esiyorsa sırtını oraya dönüp oradan güç almak, yalnızca kendi bencilliği için en olmayacak insanlara hizmet etmek. Bertolucci, ülkesinin tarihindeki en büyük kara leke olan Mussolini’ye içerden bir bakış sunuyor filminde. Mussolini İtalyasının gizli polislerinden biri olan Marcello Clerici (Jean-Louis Trintignant), teşkilat tarafından Paris’te eski üniversite hocasını infaza gönderiliyor. Bir anti-faşist olan hocasının avına çıkan bu eski öğrenci (yeni faşistin) hikâyesi yapmacıklıktan uzak bir aşkla da süslenip benzersiz müziklerle iyice güç kazanıyor. Bertolucci bu hususta faşizmin arzuladığı karakteri resmediyor. Her ideoloji kendi insanını yaratmak ister. Bertolucci’ye göre faşizmin yaratmayı amaçladığı insan modeli işte bunlar. Mussolini’nin düşüşünün ardından Clerici’nin takındığı tavır ise konformizm kavramını tam anlamıyla perdeye yansıtırken, aynı zamanda dönemin İtalyası hakkında (çok belirgin olmasa da) genel bir sosyolojik portre de sunuyor.

Filmini zamansal bir doğruya sahip olmayan şekilde kurgulayan Bertolucci; renk paleti, ve özellikle çerçeve oluşturma tarzı bakımından böylesine güçü bir anlatıyı sinematografik olarak geride bırakabilecek başarıda bir sinema şaheseri çıkarıyor ortaya. Filmin başından sonuna yüreğimize dokunan farklı farklı müzikler de hiç şüphesiz teker teker üstüne upuzun düşünülmüş eserler. Enternasyonel marşının Fransızca versiyonunu da içinde bulunduran film, İtalya ve Fransa’da geçmesinden ötürü tabiri caizse kulağımıza da hitap ediyor. İngilizce diyalogların yalnızca anlatılmak isteneni vermekten öteye gitmediğini belirten Bertolucci’nin, İtalyanca ve Fransızcanın duygusal becerilerinin çok daha üstün olduğunu savunduğunu da belirtmeli; bu açıdan bu iki dili sinemaya daha uygun görüyor. Çeviri elbette bu işin büyüsünü malesef bozuyor olsa gerek.

Film, ayrıntılar fark edildikçe daha da etkileyici bir hal alıyor. Bir öğretmenin ölüm emrini veren faşist liderin bunun brifingini verirken ceviz kırması ne hoş metafor! Bunun gibi pek çok metafor var fakat bunların çözümlemesi hem bu yazıda işlenebilecek olmanın ötesinde bir uzunluğa sahip; hem de izleyiciye bırakılmalı. Il Conformista işte tüm bu özellikleriyle değerini katlayan güzide bir eser.